Doksan dakikada iki şut

Okuduğunuz Yazı
Doksan dakikada iki şut

İçerik

Fenerbahçe dün gece derbiyi kaybetmekle kalmadı, pek çoğumuz için sezonun başından beri kendisiyle ilgili anlattığı hikâyenin inandırıcılığına da “Acaba?” dedirtti.

Dün akşam Kadıköy’de Fenerbahçe Stadı’nda skor tabelası 26. dakikada yalan söylemeye başladı ve 12 dakika sonra da susturuldu.

Milan Skriniar’ın golüyle Fenerbahçe öne geçtiğinde stat rahatladı, tüm Fenerbahçeliler “İşte şimdi işler yoluna giriyor” diye gevşedi ve herkes tabelaya inandı. Ben bile, 18 yıl sonra gelmiş Şampiyonlar Ligi katılımı ile hızlı başlayan hafta içi-hafta sonu maç trafiğinde, ligin ilk haftanın nazarlık puan kaybı hariç eksiksiz alınan sonuçlara bakarak, “Vay be Aziz Yıldırım’ın dönüşü bizi eski günlere götürdü” diye düşündüm.

Oysa hepimizi kandıran o gol sahada üstünlüğün yansıması falan değil, gerçeğin üstüne çekilmiş bir örtüydü. Rıdvan Yılmaz 38’de örtüyü kenarından tuttu, Dusan Vlahovic de 73’te çekip aldı. Böylece altında ne olduğunu görmüş olduk.

İki şut bir gol

Altında şu vardı: Fenerbahçe koskoca 90 dakikada sadece iki isabetli şut çekti ve biri goldü. Yani Skriniar’ın golü dışında, tüm maç boyunca Nübel’i çalıştıran bir tane daha şutu vardı, başka da bir şey yoktu.

Bu takımın sezona nasıl başladığını hatırlayınca istatistiğin ağırlığı artıyor. Fenerbahçe derbiye maç başına yedi buçuk isabetli şut ortalamasıyla gelmişti. Hatta şut isabet oranı lig ortalamasının belirgin biçimde üstündeydi. Yani hacim sorunu olan bir takımdan bahsetmiyoruz.

Sorun her zaman aynı yerdeydi ama kazanılan maçların skorları görmeyi engelliyordu: Ürettiğini gole çevirememek.

Örneğin Gençlerbirliği deplasmanında topun %71’ine sahip oldu, 27 şut çekti, 11’i isabet etti. 12 korner kullandı, 41 orta denedi ve sonuç tek gol… Kaybetti. Derbide ise o maçtaki hacim de gitti. 11 orta, bir isabet, 9 şut, 2 isabet.

Burada iki maçın ortak özelliğinin takvimde Avrupa maçları öncesine denk gelmeleri olduğunu belirtmekte fayda var. Takım sakatlıktan kaçınmak için kendini sakınan bir ilk 11’le sahaya çıkmayı sürdürürse, hafta içi-hafta sonu maç trafiğinin puan kayıpları Fenerbahçe taraftarına “Şampiyonlar Ligi hasretinin bitmesi acaba kötü mü oldu?” sorusunu sordurmaya başlar.

Özetle Fenerbahçe dün gece derbiyi kaybetmekle kalmadı, pek çoğumuz için sezonun başından beri kendisiyle ilgili anlattığı hikâyenin inandırıcılığına da “Acaba?” dedirtti.

Mesele topu ayağında tutmak değil

Maçtan sonra taraftardan özür dileyen İsmail Kartal’ın ilk cümlesi şuydu: “Orta sahada baskılarda geri kaldık, topa sahip olmamız gerekiyordu.”

Sorumluluğu üstlenmesi dürüstçe ama teşhisi sezonun son ilk beş maçının kaydıyla çelişiyor. Takım Lyon deplasmanında %41 topla kazanmış, Samsunspor deplasmanında %42 topla kazandı ve sezonun ilk gol yemediği maçını oynamış. Gençlerbirliği maçı, yani kaybettiği ilk lig maçında ise topun %71’i ondaymış: 4-2’lik Konya maçının topla oynama yüzdesi de %49. Bu verilere bakıp takım topu ayağında daha az tutsun demiyoruz elbette ama şu net: Bu takımın topla ne yapacağı belli değil. Daha fazla topu tutmak demek şu anki tabloda daha belirsiz bir futbol demek. Nitekim topla oynama oranı da bir sebep değil, bir sonuçtur.

İstatistik ortaya koyuyor ki, Fenerbahçe’nin gerçek problemi topu ne kadar tuttuğu değil, tuttuğu topla ne yaptığı. Kanattan ortaya, ortadan boşluğa…. Mesele ceza sahasına giren top sayısı değil, ceza sahasında ne olduğu…

Beşiktaş daha fazla gol atabilirdi

Beşiktaş’ın nerede zorlandığı ise artık fazlasıyla belli. Vincenzo Italiano’nun takımı önünde kapanmış, dar bir blok bulduğunda çözemiyor. Eyüpspor karşısında topun üçte ikisi ondaydı; rakip 68. dakikada on kişi kaldı, yine de tek golle bitirebildi. Alanyaspor deplasmanında 6 isabetli şut çekip gol atamadı. Avrupa’da Kauno Zalgiris rövanşında topun 72’sine sahip oldu ve yine sıfır çekti.

Kadıköy’de doğal olarak böyle bir duvarla karşılaşmadı. Fenerbahçe topu paylaşmayı seçti; rakibine önünde çözmesi gereken bir blok değil, içine girebileceği bir alan bıraktı. Sonuç, Beşiktaş’ın sezon ortalamasının belirgin biçimde üstünde: 14 şut, 6’sı isabetli, 14 ortadan 4’ü adres buldu. Doğruyu söylemek gerekirse Beşiktaş’ın daha fazla gol üretmesi işten bile değildi.

Maçtan çıkan dersler

Şimdi asıl meseleye gelelim. Fenerbahçe bu maça 12 ay içinde değişen üçüncü başkanıyla girdi. Ali Koç’un ardından Sadettin Saran, sekiz ay sonra ise Haziran itibarıyla Aziz Yıldırım.

Aziz Yıldırım kampanyasını tek bir söze bağlamıştı: Bu sezon şampiyonluk mecburiyettir, olmazsa bizi büyük tehlikeler bekliyor. Seçildiği gece “sözümüz söz şampiyonluk” dedi. Derbiden bir gece önce de Samandıra’ya gidip kadroyla görüştü, teknik direktöre galibiyet beklediğini bizzat iletti.

Maçtan sonra kameraların karşısına geçtiğinde ise futbolu bir cümlede kabul etti ama gerisini önceki başkanlar gibi hakeme ayırdı. Dört haftanın penaltı defterini açtı, MHK’ya ve VAR’a yüklendi, gerekirse istifa isteyeceğini söyledi. “İyi oynamadık” dedi, doğru ama o iki kelime, on dakikalık hakem eleştirisinin içinde kayboldu.

Bu mekanizma Türk futbolunda hep işledi ve muhtemelen yine işleyecek. Hakemlere kimsenin güvenmemesi de bugünün değil kendimi bildim bileli Türk futbolunun sorunu.

Ama Yıldırım’ın kendi kurduğu çerçevede mazeret alanı olağanüstü dar. Kadro mazereti kapalı: Çünkü cumartesi akşamı sahaya çıkan iki ilk on birin piyasa değeri birbirine eşit. Yönetimi kendisi kurdu, transferleri kendisi yaptı, hocayı kendisi göreve getirdi, beklentiyi maç öncesi kendisi iletti. İşte böyle durumlarda başkanlar için geriye tek mazeret kapıso kalıyor, o da hakem kapısı.

Sorun şu ki, şu hakem kapısından geçen her tartışma, 90 dakikada yalnızca iki isabetli şut çekmiş bir takımın gerçek probleminin konuşulmasını bir hafta daha erteliyor.

Fenerbahçe’nin ihtiyacı olan şey bana kalırsa hakem gündemi değil, ceza sahasında ne yapacağına dair bir fikir…

Dün gece skor tabelası bize on iki dakika boyunca yalan söyledi. O yalan koca bir sezona yayılmamalı…

Merve Şebnem Oruç

Yazı Hakkında ki Düşünceniz?
Çok Beğendim
0%
Beğendim
0%
Orta Karar
0%
Sevmedim
0%
Hiç İyi Değil
0%
Yazar Hakkında
Merve Şebnem ORUÇ