Olmayan üssü vurmak

Okuduğunuz Yazı
Olmayan üssü vurmak

İçerik

Saldırı, savaşı körükleyen değil, savaşı önleyen bir hamle olarak sunuluyor İsrail tarafından kendi vatandaşlarına.

Şam saldırıdan önce İsrail’e söylemiş.

Suriye Dışişleri Bakanı Esad el-Şeybani’nin, İsrail’e yakın haber sitesi Axios’a verdiği yazılı yanıta göre, Suriye’nin İsrail’e 18 Ağustos’un daha öncesinde ilettiği mesaj son derece netti: Ebu ed-Duhur’a bir Türk üssü kurma niyeti yoktu ve üs “büyük ölçüde boş” durumdaydı.

İsrail buna rağmen buraya sekiz bomba attı.

Ertesi gün ise “mutabık kalınan güvenlik statükosuna dönüşü memnuniyetle karşıladığını” duyurdu.

Var olmadığı beyan edilen bir konuşlanmadan vazgeçilmesini memnuniyetle karşılamak…

Cümlenin kendisi bile İsrail’in saldırısındaki mantıksal bir çelişkiyi gözler önüne seriyor. Suriye topraklarında, Türkiye sınırına 60-70 km mesafede yer alan bir üssün İsrail için güvenlik tehdidi haline gelmesi ise zaten başlı başına bir buhran hali…

İhtimal bombalatan doktrin

Peki İsrail ne yapıyor? Ne yapmaya çalışıyor? Bu deliliğin arkasında yatan çarpık mantığı anlatmak istiyorum bugün.

Bunu anlamak için Ocak 2025’te İsrail’de hazırlanan bir rapora, “Nagel Komite Raporu”na bakmak gerekiyor. Yaakov Nagel başkanlığındaki komitenin hazırladığı 130 sayfalık savunma bütçesi raporu Esad’ın devrilmesinden dört hafta sonra hükümete sunulmuştu. Türk basınında pek fazla yer almayan bu raporun merkezindeki öneri aslında tek bir cümleye sığıyor: Esad’ın devrilmesinden sonra İsrail’in savunma anlayışı, caydırıcılık ve savunmadan, önleme ve saldırıya kaymalıdır.

Nagel bu yaklaşımı, kaynakların yüzde yetmişinin saldırıya, yüzde otuzunun ise savunmaya ayrılması biçiminde tarif etti. Bu değişim, “düşman kabiliyet kazandığında vururum” anlayışından, “kabiliyete giden yolu daha açılırken kapatırım” anlayışına geçiş anlamı taşıyor.

Nitekim raporun İsrail basınına sızan pasajlarında Türkiye ilk kez bu çerçeve dahilinde anılıyor: Suriye’den gelebilecek tehdidin İran’dan çok daha tehlikeli bir boyuta ulaşabileceği ve yeni Suriye yönetiminin Türkiye ile tesis edecerği yakınlığın böyle bir tehdidin olgunlaşma süresini kısaltacağı belirtiliyor.

Raporun tam metni kamuoyuna açık değil; Türkiye’ye dair ifadeler İbranice aslından değil, İsrail ve bölge medyasının aktarımlarından süzülüyor. Ancak belgenin ruhunu doğrulayan iki somut unsur mevcut: Smotrich’in ilan ettiği 2026 savunma bütçesi Nagel’in önerdiği rakama son derece yakın çıktı ve İsrail çizgisine yakın Washington merkezli FDD’ye göre ise, önleme-saldırı yaklaşımı kuzey cephesinde fiilen uygulamaya konuldu bile.

Rapor Washington’da fırtınalar koparınca Nagel’in kendisi basında çıkan haberlerin abartılı olduğunu, raporda seksenden fazla tavsiyenin yer aldığını, birincil tehdidin hâlâ İran olarak kaldığını ve Türkiye ile bir çatışma başlatmayı asla önermediklerini söyledi ama boş bir üssü vurup “Tehlike geçti” diye propaganda yapanların dürüst davranmasını beklemek saflık olur.

Ayrıca “Savaş önermedik” ifadesi ile “Önleyici saldırıya geçin” çağrısı aynı belgede yan yana duruyorsa, ortaya çıkan şey bir savaş ilanı değil, savaşı ilanla gelen bir tercih ya da karar olmaktan çıkaran stratejik bir mimaridir. Bu mimarinin özünde ise şu yatıyor: Karşıdakinin sana saldırıp saldırmama niyetini değil, savunma alanında kabiliyet kazanma ihtimalini hedef almak. Burada kastedilen bir zaman dilimi aslında: O zaman dilimi de Suriye’nin kendini toparlama halinde olduğu, Türkiye’nin savunma sanayiinde yukarı doğru tırmandığı döneme, yani bugüne denk düşüyor.

Böyle bir stratejide ihtimal bir kez hedef tahtasına konduktan sonra, karşı tarafın “Böyle bir niyetim yok” beyanının bir anlamı yoktur. Zira niyetin bugün bulunmaması, yarın da olmayacağının teminatı değildir. Aslında İsrail’in Gazze’de çocuk öldürürken dahi güttüğü politika aynı değil mi?

“Bugün bana tehdit oluşturmuyor, böyle bir niyeti de yok.  Ama ya yarın büyüdüğünde olursa? ”

İşte İsrail ordusunun işlediği soykırım suçunu meşrulaştırma mantığı da tam olarak böyle işler.

Savaşa “ramak kala”

ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack, saldırı sonrasında işlerin başka yere gitmesine adeta “ramak kaldığını” söyledi. Türkiye uyarılmamıştı; jetlerin kuzeye doğru ilerleyişini izledi ve pekâlâ kendisine yöneldiklerini düşünüp, karşılığını hazırlayabilirdi.

Nitekim radar ekranında uçaklar görülüyordu ama İdlib’e doğru gelirken pekâlâ Türkiye’ye geliyor gibi görülebilirlerdi.

Şeybani’nin sunduğu güvence ile Barrack’ın aktardığı o gece yan yana okunduğunda ortaya çıkan tablo net: Suriye İsrail’e bilgi verdi, o bilgi de Türkiye’ye güvence verdi. Ancak İsrail yine de durmadı.

İsrail’in seçim takvimi

Üstelik bu düğümün üzerine bir de siyasi takvim ekleniyor: İsrail 27 Ekim’de sandık başına gidiyor ve önümüzdeki on hafta boyunca ne iktidarın ne de muhalefetin güvenlik dosyasında geri adım atması mümkün. Katz’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı doğrudan hedef alması da Netanyahu’nun seçim kampanyasının merkezine Türkiye’yi yerleştirmesi de bu takvim dahilinde okunmalı. Seçim yeni bir doktrin üretmiyor özetle, var olanın uygulama hızını artırıyor.

Peki İsrail’in kendi anlatısı ne? Jerusalem Post’a konuşan iki bölge uzmanına göre İsrail, Türkiye ile çatışmak istemiyor; tam da bu sebeple Türk kuvvetlerini sınırlarından uzak tutmak adına “elinden geleni yapıyor.” Bu okumaya göre Ebu ed-Duhur’u vurmak, ileride o üsse yerleşebilecek Türk personeliyle doğrudan karşı karşıya gelme ihtimalini bugünden imkânsız kılma arayışı…

Bir delinin zihninde geziyor gibi hissediyorsunuzdur yazıyı okurken eminim ama durum bu…

Yani saldırı, savaşı körükleyen değil, savaşı önleyen bir hamle olarak sunuluyor İsrail tarafından kendi vatandaşlarına. Bu tezi hafife almamak ve ihtimalleri vurmaya başlayan İsrail’in neleri yapabileceğini ihtimaller halinde listeleyip ‘artık’ hazır olmak gerekir.

Yazı Hakkında ki Düşünceniz?
Çok Beğendim
0%
Beğendim
0%
Orta Karar
0%
Sevmedim
0%
Hiç İyi Değil
0%
Yazar Hakkında
Merve Şebnem ORUÇ