Yunanistan’a savaşa gelecektik, tatile geldik

Okuduğunuz Yazı
Yunanistan’a savaşa gelecektik, tatile geldik

İçerik

Ege denizini her zaman bir gerilim hattı olarak konuşuruz. Oysa Yunan kıyılarını bugün fiilen dolduran Türkler o sahillere orduyla değil, havluyla geliyor.

Dedeağaç’ın biraz ilerisinde bir sahil kasabasında bir plaj… Sessiz sedasız kumsalda nadiren yükselen sesleri dinliyorsunuz, yarısına gelmeden kendinizi memlekette sanıyorsunuz. Bir çocuk denize koşarken “Anne bekle” diye bağırıyor. Akşam yemeğe gittiğiniz yerde yan masada Türkçe konuşuluyor, garson siparişi çat-pat Türkçesiyle almaya çalışıyor. Araç plakalarının yarısı Yunansa öteki yarısı Türk…

Bir an sınırın tam olarak neresinde durduğunuzu unutuyorsunuz.

Savaşa gelecektik ya hani…

Atina-Ankara ilişkilerini konuşmanın çoğunlukla tek bir şekli var: Gelecek zaman, tehdit kipi… “Yunanistan adaları silahlandırıyor”, “Ege’de provokasyon”…

Yunanistan’da da durum pek farklı değil. Hatta daha da öte, paranoya seviyesinde… Yunan siyaset programlarının haritalı jenerikleri, gazete manşetlerinin kalın puntoları hep Türkiye’den gelecek o büyük saldırıya bakar durur yıllardır. Dönemsel olarak karşılıklı yumuşamalara rağmen bu genel olarak böyledir. Ama bu bir Pazar yazısı ve bildiğimiz, benim de pozisyonumun bilindiği o jeopolitik parantezi burada kapatıyorum. Ve yazıya devam ediyorum.

Sonra o karşı kıyıya gidiyorsunuz. Orada ne top sesi var ne siren. Yunan kıyılarında “işgal” diye bir şey varsa, o da güneş kremi kokan, çocuklu, teni bronzlaşmış Türk ailelerin sivil işgali…

Özetle Yunan kıyılarına ordumuz gelmedi, ama ailelerimiz geldi. Retorikteki “biz” değil bu arada bu… Valizi toplayıp araya atlamış, üç günlüğüne sakin bir tatil yapmaya gelmiş “biz”den, kendi ailemden bahsediyorum. 40 yaşıma kadar iş için dünyanın hemen her yerini gezen biriyken Türkiye’den başka yerde tatil yapmayı aklından geçirmemiş ben, üç yıldır tatil için eşim ve kızımla birlikte bu bölgeye geliyorum.

Ama üç yıldır bu rotayı takip ederken canımı sıkan şeyi de söylemeden geçmeyeceğim: Biz de dahil, buraya gelen Türkler, çok sevdiğimiz canım Ege’nin doğu kıyılarında uzun süredir bize reva görülen kötü muamele yüzünden geliyor.

Sınırı geçiren jeopolitik değil, fiyat etiketi

Rakamlar da gözümüzün gördüğünü doğruluyor. Yunan adalarına giden Türk sayısı 2022’de 416 bin iken 2025’te 2,25 milyonu geçti. Bu yaz feribot rezervasyonları bir önceki yıla göre yüzde 54 arttı. Türkiye son yıllarda Yunan adalarının en hızlı büyüyen turizm pazarı oldu. Bu sayıların bu kadar büyük olmasında elbette vizesiz Yunan adaları seyahatlerinin büyük etkisi var. Benim karayoluyla geldiğim kısa mesafedeki Dedeağaç ise yılda 300 binden fazla Türk’ü ağırlıyor ve çoğu da sınırı arabayla geçen, market arabasını peynirle zeytinyağıyla dolduran günübirlikçiler. Oysa Yunan ve de Bulgar günübirlikçileri çok değil birkaç yıl öncesine kadar Edirne’de bizler görürdük.

Bu tablonun karşısına ne koyacağımı tahmin ediyorsunuz. Aynı yaz, Bodrum’da bir haftalık aile tatilinin faturası 300 bin liraya dayanıyor. Ayvalık’tan Marmaris’e her yer birbiriyle yarışıyor. Yani bir tarafta “düşman kıyı”, diğer tarafta ise kendi kıyımız… Ve vicdanımıza sığmasa da cüzdan hangisinin bize yaz geldiğinde daha kötü davrandığını biliyor. Aslında artık kimse “Merak ettim, bir göreyim” diye gelmiyor buraya. Hesap makinesinin gösterdiği büyük fark sonucunda geliyor. Yunanistan bugünlerde ‘fakir’in tatil yeri oldu anlayacağınız…

Şezlong savaşından kaçmak

Ama meseleyi yalnızca ucuzluğa bağlarsam kendime de buraya gelen Türklerin önemli bir kısmına da haksızlık etmiş olurum. Sebep sadece fiyat değil.

Kuzey Ege’nin âşık olduğumuz o güzelim koylarını düşünün. Temmuzda bir metrekareye üç havlu, denize girmek için sıra, otoparkta tur atma faslı. Denize gireceğiniz yerde üst üstesiniz; sakinlik yok, mahremiyet yok… Ve fakat Ege’de yine de kendinizi temiz bir deniz bulduğunuz için şanslı hissediyorsunuz. Nedeni basit… Ücretli plajların fahiş fiyatlarına haklı olarak tepki gösteriyoruz ancak halka açık yerlerde ne temiz bir su bulabiliyorsunuz ne de havlunuzu serecek temiz bir kumsal…

Kısacası, Türkiye’de deniz tatili dinlenmek için gitmenin amaçlandığı ama insanı daha gitmeden yorgun bir savaşçıya döndüren bir maratona dönüşmüş durumda.

Yunan adaları daha çok eğlence odaklı, hareketli bir kitleye sesleniyor. Vizesiz seyahat imkânı nedeniyle daha kalabalık olduğunu tahmin edebiliyorum. Yunan anakarasının bu ucu ise Türklere başka bir şey sunuyor: Hızlı ulaşım ve dinginlik. Çocuğu kum kalesiyle baş başa bırakıp gerçekten oturabildiğiniz, akşam sahilde telaşsız yürüyebildiğiniz, bağıra çağıra değil fısıltıyla geçen bir tatil. Müziğin sesini açmak neredeyse ayıp kaçıyor burada…

İşin tuhaf tarafı da burada: Biz “şezlong kapma savaşı”ndan, ses ve müzik kirliliğinden kaçmak için, adını sürekli savaşla andığımız bir ülkeye gelmiş durumdayız. Sakinlik ararken kendimizi burada buluyoruz üç yıldır, biraz da sinirlenerek. Savaşa gelecektik, tatile geldik diyoruz şakayla karışık… Ama bundan daha ince bir ironiyi de zor bulunuz.

İşin bir de ‘kırgınlık’ tarafı var

Aslında sadece fiyat da değil kırılan. Ödediğin paranın karşılığında sana nasıl davranıldığı. Burada kendimizi misafir hissettiğimiz doğru, hiçbir zaman da ‘ev’ dediğimiz yer gibi olamaz. Ama her şey Türkiye’nin Ege kıyılarındaki gibi “bugünü kurtaralım, nasılsa elimize düşmüş” muamelesinden çok uzak. İşte insan cebini değil ama bu ikinci duyguyu affedemiyor. Türk talebi de tam olarak bu yüzden bu kıyılarda kendine yer buluyor. Daha ucuz olduğu için değil sadece, maalesef kendini daha az sömürülmüş hissettiği için…

Peki asıl sınır neresi

Sonuçta ortada şöyle bir tablo var: Bir ülke, en güzel kıyısında artık kendi vatandaşını tutamıyor ve o vatandaş, artık “düşman” bilinen karşı kıyıya havlusunu seriyor.

Ankara-Atina hattında konuşulan sınır, harita üzerindeki çizgi ile şekilleniyor. Ama sıradan vatandaşın hayatındaki sınır, kendi memleketinde tatil yapmaya gücünün yettiği yerde bitiyor.

Yazı Hakkında ki Düşünceniz?
Çok Beğendim
0%
Beğendim
0%
Orta Karar
0%
Sevmedim
0%
Hiç İyi Değil
0%
Yazar Hakkında
Merve Şebnem ORUÇ