Kendimizi İranlının yerine koyarsak
Dünyanın en güçlü, en büyük, en bilmem-ne ülkesi ülkenize saldırıyor; yanında dünyanın en ölümcül rejimi ve Siyonist Netanyahu var. Atmadıkları bir atom bombası kaldı; ama birçok roketlerindeki savaş başlığının radyoaktif madde içerdiği söyleniyor.
Minab’da 153 kız çocuğu ve öğretmenlerin öldürüldüğü saldırı ile başlayan ve İran’ın dini lideri Ali Hamaney’in öldürülmesi ile gelişen ABD-Israil savaşı 90 gündür sürüyor. Amerika ve İsrail’in savaş uçaklarının ve attıkları bombaların sayısı dikkate alınırsa, belki İran’ın, bin 221 askeri personel, bin 701 sivil ve 714 kimliği belirlenemeyen kişi olmak üzere 3 bin 636 kayıp ve 26 bin yaralı vermiş olması, günümüz savaşlarının vahşeti karşısında, çok görünmeyebilir. Ama çevrelerindeki bütün ülkelerin sahip olduğu nükleer enerjiden elektrik elde etmekten başka ülkelerinin bir suçu olmadığına inanan İran halkının hemen her evinde ailesini, komşusunu, tanıdığını kaybetmiş insanlar var. Ülkenizin lider kadrosu, belki serbest ve adil seçimler yapılsa işbaşına gelemeyecek bir grup ideologdan oluşuyor; ihtimaldir ki öyle bir demokratik seçimden sonra oluşacak yönetim, İsrail’i yer yüzünden silmek gibi dahiyane askeri stratejiler açıklayarak, bütün bu felaketi ülkesinin başına çekmiş olan Mahmut Ahmedinejad’dan çok daha farklı olacaktır.
Ancak bu varsayımlar, ihtimaller, İranlının başına gelenleri hak ettiği anlamına gelmiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in, önce ABD ve İran ile görüşmelere arabuluculuk teklif etmesi, ardından “kalıcı ve kapsamlı bir ateşkes” çağrısında bulunması, Hürmüz Boğazı‘nın açılması için İran ile mutlaka görüşmeler yapılması gerektiğini açıklaması, İranlının, Amerikan ve İsrail bombalarının yeniden yağmaya başlayacağı korkusunu ne kadar hafifletebilir?
Bu açıklamalar, bir anlamda Trump’ın İran’a karşı desteğini istemeye gittiği Çin’den eli boş döndüğünü gösteriyor. Üç aydır İnternet’i kesik olmasa idi İranlılar, batı medyasında Trump’la alay eden, Çin gezisinin bir hezimete döndüğünü, Çin liderinin Trump’a uluslararası siyaset ve diplomasi tarihi konusunda ders verdiğine ilişkin eğlenceli haberleri de okuyacaklardı. Ne var ki, Siyonizmin yarın bir Amerikan veya İsrail uçağından yeniden ölüm yağdıracağı korkusu ile kulağı televizyon ve radyo haberlerinde olan İranlının, Trump ile kimin nasıl alay ettiğiyle ilgileneceğini sanmak ne kadar zor.
Evet, Trump’ın Şi ile görüşmesinin hemen arkasından, Amerikalılar henüz zirvenin değerlendirmesini yaptıkları bir sırada Çin’in Basra Körfezi’nde yeni bir çatışma istemediğini, tersine “Bize bırakın, biz İran ile sizin aranızda görüşmeler yaparak, Hürmüz’ü açarız!” mesajını, diplomatik dille ifade eden bir açıklama yapması çok, pek çok önemli. Ama 17 Şubat’ta Amerika’nın istediği 14 maddenin 14’ünde de müzakereye açık olduğu cevabını veren ama yine de tepesine bombalar yağan ülkenin vatandaşları, ne kadar bu yorumlara güvenebilirler?
Trump, bu. Ne diplomatik temasları diplomatik temasa ne askeri talepleri askeri talebe benziyor. Beyaz Saray’daki koltuğuna oturduğu ilk gün, iki elini yanlara açıp, “İran’ın uranyum rezervlerinin alınması bir halkla ilişkiler meselesi… Bu konu halledilirse sadece kendimi daha iyi hissedeceğim!” diyen birisi, yarın “Çin, bizim işlerimize karışamaz!” demez mi? Bu ihtimal, sizin ve benim olduğu kadar, hatta bizden önce Kermanşah’taki Kürt, Horasan’daki Türk ve İsfahan’daki Fars asıllı İranlının da aklına gelmiyor mu?
“Uluslararası enerji arzı ve deniz ticaretindeki aksamalar” gibi büyük-büyük ifadelerle anlatmak, şu ülkede enflasyonun bilmem-kaç haneli rakamlara ulaştığını söylemek, sanırım İran’da yaşamıyorsanız, çok kolay. Çin’in, Rusya ile birlikte, geçen hafta BM Güvenlik Konseyi’ndeki Amerikan karar tasarısına karşı çıkmış olması, Çin’in şimdi (gizli olan ikili görüşmede) Şi’nin “şahsen” çatışmanın sona ermesini istediğini söylediğini açıklaması, Tahran’daki dostlar açısından çok bir anlam taşımasa da bizler için yeni bir umut ışığı taşıyor.





