Ahbap’a bedelsiz kefalet: Üç yıl boyunca susmak
Bir çağrının bedeli, o çağrıyı yapanın cebinde hiçbir karşılık bulmuyorsa, çağrı gerçekte kime aittir?
Şubat 2023’ün ilk haftası, depremin ilk günlerinde ekranlarda, yayınlarda, sosyal medyada tekrarlanan bir cümle vardı: “Yardımlarınızı Ahbap’a gönderin.”
Cümleyi kuranlar en azından belli bir kesimin tanıdığı, sevdiği, güvendiği isimlerdi. Enkaz altındaki insanlara ulaşmanın en kısa yolu olarak bir dernek işaret edildi ve milyonlarca insan, o işareti veren isimlere duyduğu güvenle o hesap numarasına para aktardı. Depremden sonraki ilk üç haftada Ahbap’a gönderilen bağış miktarı üç milyar liraydı, 2023 sonuna kadarsa dört buçuk milyar liraya ulaştı.
Üç buçuk yıl sonra, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 12 Temmuz’da başlattığı soruşturma kapsamında aynı isimlerin ifadelerine başvuruldu. Basına yansıyan ifadelerde ortaya çıkan tablo, iddiaların kendisinden bağımsız olarak, üzerinde ayrıca durulması gereken bir çelişki barındırıyor.
“Para gönderin” deyip para göndermeyenler
Basına yansıyan tutanaklara göre Fatih Portakal, derneğe şahsen herhangi bir bağışta bulunmadığını, yardımlarını doğrudan ihtiyaç sahiplerine ulaştırmayı tercih ettiğini söylüyor. Ece Üner, Gökhan Özoğuz ve Öykü Serter’in ifadelerinde de benzer bir hikâye var: Çağrı yapılmış ancak kişisel bir mali ilişki kurulmamış.
Buradaki mesele bir suçlama değil. Elbette kimsenin bağış yapma zorunluluğu yok… Ama çağrıyı yapanın, çağrının bedelini üstlenmemiş olması çarpıcı. Yani büyük bir kefalet verilmiş ama kefilin kendi cebinde bu kefaletin hiçbir karşılığı yok. Bir kefaletin ciddiyeti, kefilin ne kadarını kendi üzerine aldığıyla ölçülür.
“Para değil bilgi aktardık“
Soruşturmanın en çok tartışılan savunması Babala TV’nin kurucusu Oğuzhan Uğur’a ait. Kendisi 17 Temmuz’da gözaltına alınan ve tutuklanan şüpheli konumunda. Yukarıda bahsi geçen isimlerle aynı hukuki statüde değil, bu ayrımı korumak gerekiyor.
Gelgelim Uğur da ifadesinde, yayınlarda yalnızca AFAD ve Ahbap’ın IBAN bilgilerini paylaştıklarını, kendi şirket ya da şahsi hesaplarında bir kuruş toplamadıklarını, bunun yasal olmadığını bildiklerini belirtiyor. Cümle şu şekilde özetleniyor: Aktarılan şey para değil, bilgi.
Allah Allah, o gün tekrar tekrar duyduğumuz şeyler neydi o zaman?
Burada Uğur’un yasal olarak para toplayamayacaklarını söylemesi teknik olarak doğru. Başından beri dikkatimi çeken garipliklerden biri de buydu. Ama ifade hala yapısal olarak eksik. Bir IBAN, bir arama motorunda da bulunabilir, bu IBAN’ı almak için niye insanlar önce Babala TV’nin telefonlarına ulaşsınlar? Madem mesele hız kendi telefon numaralarınızı paylaşmak yerine Ahbap’ın hesap numaralarını paylaşmadınız?
Neyse bu Babala TV hesaplarına o dönemde para girişi olmadıysa konuşulacak bir şey, olduysa durum zaten daha vahim.
Şüphe vardı, paylaşılmadı
Konuya dönersek, en dikkat çekici ayrıntının şimdiye kadar Portakal’ın ifadesinde olduğunu söylemek gerek. Haluk Levent hakkında geçmişte karşılıksız çek konusunda olumsuz duyumlar aldığını, ancak konuyu detaylı araştırmadığını söylüyor. Aynı ifadede sınırsız bir güveninin söz konusu olmadığını da belirtiyor.
Burada bir asimetri var. Tereddüt kendinde kalmış, çağrı vatandaşa gitmiş. Bağışçı yalnızca kefilin bilmediklerini değil, kefilin bildiği ve paylaşmadığı çekinceyi de bilmeden karar vermiş. Yani kamuoyunun elinde eksik değil, kasten budanmış bir bilgi varmış özetle.
Bugün gelinen noktada ifadeye çağrılanlar kandırılmış hissettiklerini, iyi niyetlerinin kötüye kullanıldığını, paylaşımlarını o günkü öfkeyle yaptıklarını söylüyor. Hatta Portakal pişman olduğunu ve gerekirse özür dilemeye hazır olduğunu belirtiyor. Bu beyanların samimiyetini tartışmıyorum. Ancak tasdik edenin, kefil olanın bugün mağdur konumuna geçmesiyle, kendini mağdur hissetmesiyle sorun çözülmüyor: O gün parasını gönderip bugün dolandırıldığı ortaya çıkanların çok büyük bir kısmı, o tasdiklere, o kefaletlere güvenerek gönderdi.
Üç yıl boyunca susmak
Elbette felaketin ilk saatlerinde denetim raporu falan beklemelerini beklemiyorduk. Yüz binlerce insan enkaz altındayken “önce mali tabloyu görelim” demek, yardımın kendisini imkânsız kılardı. Hız o günlerde bir lüks değil, zorunluluktu.
Ama bu mazeretin kapsamı bellidir. Şubat 2023’ün ilk haftasına, belki de 2023’ün ilk bir iki ayına aittir, onu izleyen üç yıla değil. Kefalet bir kez verilip biten bir edim değil. Bir yapı adına milyonlarca insanı harekete geçirdiyseniz, o yapının ne yaptığını sormak da o edimin parçasıdır. Aradan geçen sürede hiç sorulmadıysa mesele artık hız değil, en basit haliyle ilgisizliktir.
Soruşturma sürüyor, iddialar henüz iddia aşamasında ve kimse hakkında hüküm kurulmuş değil. Ancak yargı süreci ne sonuç verirse versin ortada yargıdan bağımsız bir soru duruyor:
Bir çağrının bedeli, o çağrıyı yapanın cebinde hiçbir karşılık bulmuyorsa, çağrı gerçekte kime aittir?




