Avrupa’da başsavcıların adalet bakanı olması doğaldır

Okuduğunuz Yazı
Avrupa’da başsavcıların adalet bakanı olması doğaldır

İçerik

Avukat ve Ceza Hukukçusu Prof.Dr. Hasan Sınar ile birçok televizyon programına katıldım. Kendisiyle tartışmalarımız daima medeni çerçevede oldu.

Kendisiyle yayınlara çıkmakta beis de görmem, bilakis seviyeli tartışmışızdır, yine tartışırız.

Hasan Bey şu anda tutuklu olan bazı belediye başkanlarının avukatlığını da yapıyor.

Bir eleştirisi gözüme çarptı.

Geçmişte Adalet Bakan Yardımcısı olan Akın Gürlek’in İmamoğlu hakkındaki iddianameyi hazırladıktan sonra Adalet Bakanlığı görevine gelmesini eleştirmiş.

Hasan Sınar; “Ülkemizde yargının geldiği noktaya bakın. İBB dosyasının iddianamesini hazırlayan İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı şu an o görevde değil. Nerede? O davada karar verecek olan hâkimlerin atanmasına, görevden alınmasına, başka bir yere gönderilmesine her türlü karar alacak az önce söylediğim Hâkim ve Savcılar Kurulu’nun doğal, tabii başkanı olarak Adalet Bakanı sıfatıyla yer alıyor. Ya o siyasi bir görev, bu adli bir görev, adli görevden siyasi göreve böyle geçiş olmamalı bir hukuk devletinde; ama bakıyoruz o adli görev öncesinde de siyasi bir görev, o siyasi görev öncesinde de ağır ceza mahkemesi başkanlığı gibi adli bir görev var. Bu kadar iç içe geçmişliğin olduğu bir yerde siyaset ve hukukun siyaset derken elbette ki siyasi iktidardan bahsediyorum. Siyasi iktidarın hukuk üzerinde bu denli yoğun bir hegemonya kurmuş olduğu bir düzenden siz isteseniz de adalet çıkartamazsınız. Çok net bir şekilde siz oraya Adalet Bakanı’nı gördüğünüzde o Cumhuriyet Başsavcı sıfatıyla hazırladığı iddianameyi oraya koyduğunuzda şu an hangi iktidar yanlısı dahi gönül rahatlığıyla diyebiliyor ki efendim bu tamamen hukuki bir süreçtir. Sizin yapmış olduğunuz bu zikzaklar, bu atamalar, bu işlemler bizatihi bu sürecin siyasi olduğunun çok açık bir ikrarı niteliğinde. Fakat öyle zannediyorum ki siyasi iktidarda böyle bir hukukilik savunması yapmaktan zaten vazgeçtim. Akın Gürlek hala açıklamalar yapıyor. Siyasidir kardeşim. Çok özür dilerim. Bu güç zehirlenmesi ve çok yanlış ülkemizde.” eleştirilerinde bulunmuş.

Sayın Sınar pek çok yerde yanılıyorsunuz.

Şayet “gerçeği bilip” de yanılıyor gibi yapıyorsanız bu çok vahimdir.

Siz de bilirsiniz ki hukuk devletinde yargı kararları televizyon stüdyolarında değil, mahkeme salonlarında verilir. Deliller sosyal medya tartışmalarıyla değil, yargılama süreci içinde değerlendirilir. Yargı süreçleri üzerinden kamuoyunda oluşturulmaya çalışılan bazı değerlendirmeler “hukukî gerçeklikle” bağdaşmıyor.

“ANAYASAL SİSTEM GERÇEĞİ”

Bugün eleştirilerin merkezine konulan Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun yapısı ve Adalet Bakanı’nın Kurul Başkanı olması herhangi bir kişinin tercihi değildir. Bu durum açıkça Türkiye Cumhuriyeti Anayasası tarafından düzenlenmiştir.

Madem bir hata görüyorsanız hukuk çerçevesi içinde “anayasal düzenleme” çağrısı yapmanız gerekmez mi? Anayasa hükmüyle kurulmuş bir sistemi “hegemonya” olarak nitelendirmek, hukuk devletinin temel kurumlarını tartışmaya açmaktan başka bir anlam taşımaz.

O zaman sizin amacınızın “üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek” olduğu ortaya çıkar. Anayasanın verdiği yetkiyi kullanan kişi neden eleştirilir? İşinize gelmediği için mi? İşinize gelen şey nedir? Mahkemelerin delillere falan aldırmayıp “siz istiyorsunuz diye” karar vermesi mi?

“YETKİ SINIRLARI AÇIKÇA BELİRLENMİŞ”

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 159. maddesi ve 6087 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kurulu Kanunu son derece açıktır.

Kurul Başkanı; Kurulun daire çalışmalarına katılamaz. Kurul Başkanı, hâkim ve savcılara ilişkin atama, terfi ve disiplin işlemlerinin karara bağlandığı daire çalışmalarında oy kullanmaz.

Yani kamuoyunda iddia edildiği gibi hâkimlerin atanması, tayini, terfisi, görevden alınması veya disiplin işlemleri gibi süreçlerde Bakan sıfatıyla dairede alınan karar mekanizmasının içinde bulunmak hukuken mümkün değildir.

“MESLEK KARİYERİ HUKUK DEVLETLERİNDE DOĞALDIR”

Bir savcının, hâkimin veya hukukçunun meslek hayatı boyunca farklı görevler üstlenmesi hukuk devletlerinde son derece doğaldır. Dünyanın pek çok ülkesinde yargı tecrübesi olan isimlerin idari görevler üstlenmesi kurumsal hafızanın güçlenmesi açısından avantaj olarak görülür. Dolayısıyla yargı tecrübesi olan bir kişinin kamu görevinde bulunmasını eleştiri konusu yapmak hukuk tekniği açısından sağlıklı bir yaklaşım değildir.

“AMERİKA’DA SAVCILIKTAN BAKANLIĞA”

ABD’de birçok üst düzey yönetici ve siyasetçi savcılık veya yargı geçmişine sahiptir.

Janet Reno, ABD Adalet Bakanı olmadan önce uzun yıllar savcılık yaptı. (Attorney General- Amerika Birleşik Devletleri başsavcısı yani Adalet Bakanı)

John Ashcroft, Missouri eyalet başsavcılığı yaptı. 2001–2005 arasında Adalet Bakanı oldu.

Michael Bernard Mukasey, federal yargıç olmadan önce federal savcı yardımcısı olarak görev yaptı. Daha sonra New York Güney Bölgesi Federal Mahkemesi başyargıcı oldu ve ardından Adalet Bakanı oldu.

Eric H. Holder Jr. Hâkim, savcı. 2009-2015 arasında Adalet Bakanı yani Amerika Birleşik Devletleri başsavcısı olarak görev yaptı.

Loretta Lynch 1990’da federal savcı oldu ve 2015’te Adalet Bakanı olarak görev yaptı.

Kamala Harris, önce California Başsavcısı, ardından ABD Başkan Yardımcısı oldu.

Bu makamın doğası gereği, ABD’de Adalet Bakanı pozisyonu hem hukuki hem yürütme sorumluluğunu içerir ve genellikle savcılık kökenli kişiler tarafından doldurulur.

Bu örnekler, yargı veya savcılık geçmişine sahip kişilerin yürütme içinde görev almasının demokratik sistemlerde olağan görüldüğünü gösterir.

“KANADA’DA EYALET SAVCISI İKEN ADALET BAKANI OLDU”

Jody Wilson‑Raybould, 2000’lerin başında Britanya Kolombiya’sında Crown Attorney yani eyalet savcısı olarak çalıştı. Daha sonra Kanada Adalet Bakanı ve Attorney General (Başsavcı) olarak görev yaptı (2015–2019).

“ALMANYA’DA DURUM NE?”

Almanya’da hukuk kariyeri ile siyaset arasında geçiş oldukça yaygındır.

Stefanie Hubig, 2025 itibarıyla Almanya Federal Adalet ve Tüketici Koruma Bakanı olarak görev yapıyor. Daha önce yargı kariyeri içinde çalışmış; hem hâkimlik hem savcılık (public prosecutor) deneyimi var. Savcı olarak görev yaptıktan sonra bakanlık görevine geldi.

Bu, pek çok demokratik hukuk devletinde yargı tecrübesine sahip kişilerin yürütmede etkin görevler almasının olağan bir uygulama olduğunun somut bir örneği.

“FRANSA’YA BAKALIM”

Fransa’da da yargı mensuplarının siyasete geçmesi sık görülen bir durum.

Rachida Dati, Fransa’da 1999’da bir “hâkim” iken daha sonra Adalet Bakanı olarak görev yaptı. Mesleki kariyeri boyunca hukukçu ve yargı eğitimi almış bir magistrate (yüksek yargıç) olarak çalıştı. Savcı yardımcısı (substitute prosecutor) olarak da çalıştı.

“İNGİLTERE’DE SAVCILIKTAN BAKANLIĞA”

İngiltere’de de yargı ve yürütme arasında güçlü bir hukuk kariyeri geleneği var.

Robert Buckland İngiltere’de Adalet Bakanı olarak görev yaptı. Daha önce avukat olarak çalıştı ve Crown Court’da yani üst düzey ceza mahkemesinde recorder (yarı zamanlı hâkim/usta yargıç) olarak görev aldı.

Örnekler çoğaltılabilir.

Hülâsa; dünyanın gelişmiş demokrasilerinde yargı veya savcılık tecrübesi olan isimlerin devlet yönetiminde görev alması son derece olağandır. Çünkü hukuk devletlerinde yargı tecrübesi bir sorun değil, aksine kamu yönetimi için önemli bir kurumsal birikim olarak görülür.

“SAVCILIK İLE MAHKEME KARARI AYNI ŞEY DEĞİL”

Yapılan tartışmaların önemli bir kısmı hukuk tekniği açısından hatalı.

Sıradan bir sevgili vatandaşımız bile savcılık makamı ile mahkeme makamının birbirinden tamamen farklı olduğunu bilir. Ülkemizdeki koca koca hukuk profesörleri bunu bilmiyor mu?

Savcı iddia makamıdır. Mahkeme hüküm makamıdır. Savcı iddianame hazırlar, mahkeme delilleri değerlendirir ve karar verir. Bu iki makamı birbirine karıştırarak yürütülen tartışmalar hukuki gerçekliği yansıtmaz.

Bir savcının geçmişte yürüttüğü görevler üzerinden bugünkü yargı süreçlerine gölge düşürmeye çalışmak, hukuki bir değerlendirme değil, siyasi bir algı operasyonudur. Esas siyasi operasyonu yapanlar, “savunma yapmak” yerine “kavga çıkarmaya” çalışanlardır.

“PEŞİN HÜKÜM, YARGIYA GÜVENSİZLİK ÜRETİR”

Henüz yargılama tamamlanmadan, mahkemeler karar vermeden “buradan adalet çıkmaz” demek eleştiri değildir. Hatta doğrudan yargı organlarını itibarsızlaştırma girişimidir ve onları peşinen itham etmek anlamına gelir. Adaleti zedeleyen durum tam olarak bu ilkesizliktir.

Hukuk devletinde hiç kimse mahkemelerin yerine geçerek hüküm dağıtamaz.

“YARGI ÜZERİNDEN SİYASİ TARTIŞMA ÜRETMEK DOĞRU DEĞİL”

Yargı süreçleri devam ederken bu süreçleri siyasi polemik konusu hâline getirmek, hukuk tartışması değil, bilakis siyasetin yargı alanına taşınmasıdır. Hiçbir demokratik hukuk devletinde devam eden davalar üzerinden siyasi sonuç üretmeye çalışmak doğru bir yöntem olarak görülmez.

Türkiye’de yargı kararları sosyal medyada, televizyon ekranlarında yahut siyasi kürsülerde verilmez. Deliller mahkemede tartışılır, kararlar mahkemede verilir ve hukuk yolları yine hukuk içinde işletilir. Bazı çevrelerin yaptığı gibi, yargı süreçlerini daha sonuçlanmadan siyasi bir kampanyaya dönüştürmek; hukuk arayışı değil, yargı üzerinde baskı kurma çabasıdır.

Bu gerçeğe herkesin dikkat kesilmesi elzemdir.

“HUKUK SİSTEMİNİN DENETİM MEKANİZMALARI”

Türkiye’de yargı sistemi tek aşamalı değildir. İlk derece mahkemeleri, istinaf, temyiz vardır. Hukuk kendi denetimini kendi mekanizmaları içinde gerçekleştirir.

Bir mahkemenin lehte veya aleyhte verdiği karar “mutlak gerçek” olmayabilir. Hatta “tamamen yanlış” da olabilir. Bunu çözmenin yolu yine mahkemelerdir.

“SOMUT MÜDAHALE İDDİASI YOK”

Madem Ekrem İmamoğlu davasına müdahale ediliyor ise hani karar nerede?

Daha karar çıkmadan bu “bağırmalar” iyi niyetli midir?

Yapılan eleştirilerin tamamı “varsayımsal değerlendirmelere” dayanıyor. Bir yargı sürecinin hukuka aykırı olduğunu söyleyebilmek için somut bir müdahalenin, talimatın veya işlemin ortaya konulması gerekir. Kurumsal yapı üzerinden soyut çıkarımlar yapmak hukuki bir iddia değil, yorumdur.

“Yorum” yapa yapa adalet dağıtacaklarını zannedenler adaleti yaralayanların bizzat kendileridir.

“HÜLÂSA-İ KELAM”

Ülkemizde mahkemeler kararlarını “deliller ışığında” verir. “Polemiklere” bakarak karar verilmez. Adalet, somut verilerden yola çıkan mahkeme kararlarıyla tecelli eder. Yargı kurumlarını tartışma içine çekmek kimseye fayda sağlamaz.

Türkiye’de yargı düzeni anayasa ve kanunlarla kurulmuş kurumsal bir yapıdır. Bu yapıyı kişisel yorumlarla “hegemonya” olarak nitelendirmek hukuki bir analiz değil, siyasi bir değerlendirmedir. Hukuk devletinde kurumlar kişiler üzerinden değil kurallar üzerinden değerlendirilir. Yargı süreçleri hakkında nihai hükmü verecek olan ne televizyon ekranlarıdır ne de siyasi polemiklerdir. Bu hükmü yalnızca bağımsız mahkemeler verir.

Bizler gazeteci olarak yorum yaparken çok dikkatli davranıyoruz. Kendimizi “mahkeme” yerine koymuyoruz. Buna herkesin ve özellikle “hukukçuların” dikkat etmesi elzemdir.

Hukuk devletinde herkes konuşacak, eleştiri yapacak. Ama hiç kimse mahkemelerin yerine geçerek hüküm verme hakkına sahip değildir.

SON SÖZ: Herkesi “ilkeli” olmaya davet ediyorum. Biz, “mahkeme hüküm vermeden” kimseye “suçlu” demiyoruz. Ancak birileri “suçsuz olduğu ispatlanmamış” pek çok kişiyi canhıraş şekilde savunuyor. Dünyada savcılık yapmış birçok kişinin Adalet Bakanlığı yaptığını da örnekleriyle ortaya koyduk. Ancak maksadı “adalet” olmayanlar sürekli bulanık suda balık avlamaya, hatta bizzat suyu bulandırmaya, havayı puslu hale getirip sahaya tilkileri salmaya çalışıyor. Hakikat er ya da geç daima ortaya çıkar.

Yazı Hakkında ki Düşünceniz?
Çok Beğendim
0%
Beğendim
0%
Orta Karar
0%
Sevmedim
0%
Hiç İyi Değil
0%
Yazar Hakkında
Hacı YAKIŞIKLI