Emperyalizmin dayattığı algılardan kurtulmak ve İslam’ı hakikatiyle anlamak
Müslümanların Allah inancı, peygamberlik anlayışı, şeriat tasavvuru, İslam devleti fikri ve cihat bilinci, yüzyıllardır emperyal güçler tarafından şekillendirilmeye çalışıldı. İngiliz sömürgeciliğinin ve Batı emperyalizminin asıl başarısı, sadece coğrafyaları işgal etmek değil; Müslümanların zihin dünyasını, inanç temellerini ve özgüvenlerini tahrip etmek oldu. Bugün İslam dünyasında yaşanan kafa karışıklığının, parçalanmış kimliğin ve zayıflamış direncin temelinde bu kültürel ve fikrî işgal yatmaktadır.
Tarih boyunca imparatorluklar topraklar fethetti, adalet ve düzen sağlamak için yeni yönetimler kurdu. Ancak Batı’nın “Aydınlanma Çağı” diye övdüğü dönem, kendisi için bilimsel ve teknolojik gelişimin; insanlığın geri kalanı için ise sömürgeciliğin, köleleştirmenin ve kültürel asimilasyonun başlangıcı oldu. Bir Batılı düşünürün dediği gibi, “Orta Çağ’da kiliselerin içi aydınlık, dışı karanlıktı. Aydınlanma ile şehirler aydınlandı, ama kiliselerin içi izbe ve karanlık hale geldi.” Bugün insanın ruhu da aynı şekilde dışarıdan parlayan ama içeriden kararan bir hale gelmiştir.
Modern emperyalizm yalnızca toprakları işgal etmedi; inançları, kültürleri ve kimlikleri de hedef aldı. Müslüman toplumların yöneticileri, Batı medeniyetine hayran olacak şekilde yetiştirildi. Böylece İslam’ın bütüncül medeniyet tasavvuru zayıflatılarak Müslümanlar kendi değerlerinden şüphe eder hale getirildi. Fakat bu tablo karşısında İslam hâlâ yeryüzünde emperyalizme karşı koyabilecek tek sahih inanç ve düzen potansiyeline sahiptir. Tevhid akidesi, bir daha tekerrür etmeyecek olan vahyin ve peygamberliğin izinde insanlığa adaletli bir düzen sunma gücünü barındırmaktadır.
Allah inancı: Tevhid, İslam inancının özüdür: Allah’ın birliğini, eşi ve ortağı olmadığını kabul etmek, yalnızca O’na kulluk etmek ve tüm otoritenin O’na ait olduğuna iman etmektir. Ne var ki yüzyıllar süren kültürel kuşatma, Müslümanların zihinlerinde Hristiyanlıktaki “pasif Tanrı” anlayışına benzer bir algı oluşturdu. Bugün birçok Müslüman için Allah, yalnızca dua edilen ama hayatın bütününe müdahalesi yok sayılan bir varlık gibi algılanmakta; Kur’an ve Sünnet’in yol göstericiliği ise gündelik hayattan koparılmış durumdadır. Bu, İngiliz sömürgeciliğinin en büyük başarısıdır.
Şeriat: Şeriat, Kur’an ve Sünnet’ten beslenen, Müslümanların bireysel ve toplumsal hayatını düzenleyen adalet merkezli bir hukuk sistemidir. Fakat bugün şeriat kavramı, Batı medyası ve içimizdeki zihinsel işgalciler tarafından IŞİD ve Taliban gibi örneklerle özdeşleştirilerek korku sembolüne dönüştürülmüştür. Oysa Müslüman milletler yüzyıllar boyunca adil ve kapsayıcı şeriat düzeniyle büyük imparatorluklar kurmuş, halkları huzur ve güven içinde yönetmiştir.
Bugün Müslümanlar kendi inanç temellerine dönüp bu kavramların hakiki anlamlarını yeniden keşfetmedikçe İslam’ın hakikati yerine Batı’nın ve İngiliz emperyalizminin ürettiği bir “sömürge dini” yaşamaya devam edeceğiz. İslam’ın özü, yalnızca bireysel bir inanç değil, insanlığı kuşatan bir adalet ve merhamet medeniyetidir. Bu medeniyeti yeniden ihya etmek için:
Bu yol, sadece Müslümanlar için değil, insanlığın tamamı için karanlığa karşı bir umut olacaktır.





