Ey hainler bu kaçış nereye?

Okuduğunuz Yazı
Ey hainler bu kaçış nereye?

İçerik

İçinde bulunduğumuz şu zaman diliminde yaşanılan hadiseler, birilerinin kendisi gibi düşünmeyen diğerlerini; “Bu ülkenin gerçek sahipleri biziz. Bu ülkede bizim istemediğimiz hiçbir şey yapılamaz” diyerek ötekileştirenler, tek kabahati başörtüsü takmak olan bir hanımı tartaklamayı, yüzüne tükürmeyi kendine hak zannedenler, başına taktığı sarıktan, sakalından, şalvarından, cübbesinden dolayı havalimanında bir vatandaşa güya kanun maddesi okuyarak had bildirmeye çalışanlar demokrasi çözüm değildir diyerek darbe çığırtkanlığı yapanlar, ne hikmetse bu aralar sessiz sedasız köşelerine çekilir oldular. Ya da histerik nöbetleri içerisinde şuurlarını kaybetmiş bir biçimde sağa sola saldırmaktadırlar.

Evet, artık herkes farkındadır ki bir dönem bitmiş ve yepyeni bir dönem başlamıştır. Kendisini ülkenin sahibi zanneden birileri, meşru devlet mekanizmasının yanına paralel bir devlet yapılandırması kurup hiyerarşiyi allak bullak etmeye çalışanlar şimdilerde kaçacak yer veya delik aramaktadırlar. Ama öyle kolay değil, öyle kolayca kaçamayacaklar. Önce hukuka ve millete hesap verecekler.

 İttihat ve Terakki’nin ileri gelen zevatı memleketi uçurumun kenarına getirdikten sonra, 3 Kasım 1918’de gizlice yurttan kaçarlar. Bu ani gidişin üzerine dönemin keskin kalemi Refik Halit Karay, “Efendiler Nereye?” isimli zehir zemberek bir yazı yazar. Sanki bugünleri anlatıyor.

Ellerindeki şampanyalarla lüks otel salonlarında, cumhuriyetimizin 94. Yılında halâ büyük bir özlem duydukları yılları anlatan “10. Yıl Marşı” ile Anayurdu dört baştan demirağları ile ördükleri hayalini dile getiren deokrasi havarileri, darbe çığırtkanları, postal meraklıları, bu aziz memleketi sömürgeleştirmeye çalışan paralel devlet sapıkları bu yazım size benden bergüzar bir hediye olsun. Kabul buyurunuz efendim.

EFENDİLER NEREYE?

”Ziyafet bitti, fakat ağzınızı silmeden, elinizi yıkamadan, bir de acı kahvemizi içmeden efendiler nereye?

Yaz başlangıcında sırtı karnına yapışmış, sarı, sıska, cansız bir takım tahtakuruları çıkar, iğne gibi vücudumuza batarlar, derimizi haşlarlar, kanımızı emerler, sonra sabaha karşı etli canlı, iri yarı şuraya buraya kaçarlar… Galiba şafak attı, güneş doğuyor; tahtakuruları nereye?

Ücra dağ başlarında, gözleri ateşli, dişleri keskin, tüyleri dimdik aç kurtlar vardır. Köpeksiz sürülere dalarlar, etrafa kan, kemik saçıp, mideleri dolu inlerine koşarlar… Galiba çoban göründü, kurtlar uluyor tok köpekler nereye?

Kedisiz evlerde fareler vardır. Kilerlere girerler, dolaplara dalarlar, şunu bunu kemirip, sağa sola koşuşup başköşede gezerler, bir patırtı olunca deliklere girerler… Galiba koku aldınız, kedi geliyor; koca fareler nereye?

Dul annelerin haylaz çocukları vardır; sandıkları kırarlar, paraları çalarlar, bohçaları aşırıp Yahudi’ye satarlar ve sonra korkup sokak sokak kaçarlar… Galiba foyanız meydana çıktı, yakanız ele geçecek, ziyankâr evlatlar nereye?

Vurdular, kırdılar; yaktılar, yıktılar; astılar, kestiler; kızdılar, kavurdular; nihayet leşimizi meydanlara sererek yılan gibi kaçtılar; memlekete düşmanları sokarak üstümüzden aştılar…

Eli sopalı, beli palalı, gözü kanlı paşalar damdan dama nereye?

Siz nazır değildiniz, derebeylik yaptınız… Siz valilik yapmadınız, polis şefliği ettiniz… Efelere taş çıkardınız; zorbalara parmak ısırttınız… çakıcıya rahmet okuttunuz. Kabakçıyı gölgede bıraktınız. Biraz daha geçseydi Patronalara evliya diye türbe kurup başlarında kandil yakacaktık.
“As” deyince sıra sıra darağaçları kurulur, “yak” deyince alev alev meşaleler tutuşur, “bas!” deyince tabur tabur jandarmalar üşüşürdü… Elinizde zindan anahtarları, belinizde idam ipleri, sırtınızda darağaçları vilâyet vilâyet dolaştınız… Ali’ye çattınız, Veli’yi bastınız, Ahmet’i kazıdınız, Mehmed’i kavurdunuz, Beş senedir her tarafta kargalara insan leşinden öbek öbek ziyafetler çektiniz. Akbabaları çocuk ölüsü ile besleyip kartalları artık Âdem etinden tiksindirdiniz.

Sizin sadrazamlıkla, seraskerlikle, nâzırlıkla gözleriniz doymamıştı, a padişah heveslileri… Şam’da, Halep’te az daha adınıza hutbe okutup, isminize para bastıracaktınız! Yiğitlik sizde, kahramanlık sizde, avurt zavurt sizde, caka tavır, hepsi sizdeydi… Şimdi böyle sinsi sansar gibi tavandan tavana nereye?

Aşkolsun! At da size yaraşır; meydan da. Biz de bu ölü kan, sizde o yaman surat olduktan sonra bir gün olur yine gelirsiniz… Biz size: “Kırk katır mı, kırk satır mı?” diye soramadık; yarın sizin bize:

Ölümlerden ölüm beğen! demek artık hakkınızdır. Lâyıkımız olan paşalar! topunuzun başını bir kılıçla uçurmadan nereye?…

Kaynak; Mevlanzade Rıfat, Türkiye İnkılabının İçYüzü, sayfa 200 

 

Yazı Hakkında ki Düşünceniz?
Çok Beğendim
0%
Beğendim
0%
Orta Karar
0%
Sevmedim
0%
Hiç İyi Değil
0%
Yazar Hakkında
Ahmet ANAPALI