İçine cadı kaçmış melon şapkalı adamlar

Okuduğunuz Yazı
İçine cadı kaçmış melon şapkalı adamlar

İçerik

“Bizden aldıklarını bize sattıkları döneme” Avrupa’da “Rönesans” deniliyor. “Batılı” arkadaşlar o vakitler “Ortaçağ karanlığında” içine cadı kaçmış kadınları meydana kurdukları ateşlere atarak cayır cayır yakarken birdenbire kendilerine bir “aydınlanma” geldi. Kiliseyi falan protesto ettiler, acayip “protestanlaştılar” ve fikirler üretmeye başladılar. O gün çok kıymetli görünen o fikirler “hümanizmi” doğurdu ve “onların hümanizmini” bir halt zannederek “hakikaten bir şeyler biliyorlar” sandık.

Bugün “güçlenen Türkiye” esasında Batı’da içselleştirilmiş bir hümanizm olmadığını ortaya koydu. Hümanizmi içselleştiremedikleri için bize dışsal hümanizmi zerk ettiler!

Oysa kendilerine ne bir elçi ne de bir peygamber gönderildi. Zaten gönderilmiş olan son Peygamber (sav)’in izinden gidenlerin unuttukları tüm eserler Avrupa’yı karanlıktan kurtardı. Bizden aldıklarını bize çok acayip bedelle sattılar.

Oldu sana Periode Renaissance!
Yeni Akit Logo

Hacı Yakışıklı
Hacı Yakışıklı

haciykk@gmail.com
2020-01-06 05:50:00
İçine cadı kaçmış melon şapkalı adamlar


“Bizden aldıklarını bize sattıkları döneme” Avrupa’da “Rönesans” deniliyor. “Batılı” arkadaşlar o vakitler “Ortaçağ karanlığında” içine cadı kaçmış kadınları meydana kurdukları ateşlere atarak cayır cayır yakarken birdenbire kendilerine bir “aydınlanma” geldi. Kiliseyi falan protesto ettiler, acayip “protestanlaştılar” ve fikirler üretmeye başladılar. O gün çok kıymetli görünen o fikirler “hümanizmi” doğurdu ve “onların hümanizmini” bir halt zannederek “hakikaten bir şeyler biliyorlar” sandık.

Bugün “güçlenen Türkiye” esasında Batı’da içselleştirilmiş bir hümanizm olmadığını ortaya koydu. Hümanizmi içselleştiremedikleri için bize dışsal hümanizmi zerk ettiler!

Oysa kendilerine ne bir elçi ne de bir peygamber gönderildi. Zaten gönderilmiş olan son Peygamber (sav)’in izinden gidenlerin unuttukları tüm eserler Avrupa’yı karanlıktan kurtardı. Bizden aldıklarını bize çok acayip bedelle sattılar.

Oldu sana Periode Renaissance!

Decameron Hikayeleri’ni ilk okuduğumda “İşte” dedim; “İşte gerçek Batı” budur!

Bizim Selçuklu’dan sonra yepyeni bir devlet kurduğumuz dönemde Avrupa’da neler yaşandığını anlatan hikâyeler bunlar. Bizde Kültiginler, Tonyukuklar, Dede Korkutlar çoktan aşılmış; Yunus Emreler, Şeyh Edebaliler döneminin altın yılları ile günler geçmektedir. İşte tam da o yıllarda Batı “içi bomboş hurafeler yığınından” ibarettir. Veba salgını ile uğraşıp kiliselerin sapık hikâyelerini birbirlerine anlatarak yıkamadıkları kirli saçlarının altındaki kafalarını kaşıyarak vakit geçirmektedirler. Hikâyelerin adına “Decameron” ismini verip bir de “dünyadaki ilk hikâye örnekleri” diye etiketi bastılar, bizimkiler de inandılar. Bugün Batı’da şekil değişmişse bile içerik aynıdır!

Kitaplarımız, bilimsel araştırmalarımız, uzay çalışmalarımız Batı’ya doğru kayarken, Batı’nın kirli içeriği bize doğru kaymıştır. Öyle kaymıştır ki bugün henüz yeni çıkarabiliyoruz!

Batı’nın bize giydirdiği yeni elbise üzerimize oturmayınca olanlar oldu!

Gaz yağının önemini çoktan kavramış olan Batı bu “gazın etkisiyle” ticari ve askeri ivme kazandı. Bizim bulmamız gereken matbaayı da önce onlar buldular.

Türkiye demokrasi tarihi “gaz yağının kaybedilme tarihi” ile başlar. Türkiye; tarihinde ilk kez “Batı’nın yıllar önce eline geçirdiği üstünlüğü” yeniden kazanmak üzere ve birkaç adım daha kaldı!

Türkiye’de gazetecilik tam bir ihanet sarmalı ile başladığı için bugün dahi bizler o sarmalın vücudumuza dolaşan iplerini çözmeye çalışıyoruz. Üstelik bu kez bizim de elimizde “gazetecilik” yeteneği ve imkânları var!

Bizde gazetecilik “melon şapkalı adamlar” tarafından başlatılmakla beraber ancak 1900’lü yılların son çeyreğinde yerli, milli ve modern çizgiler oluşabilmiştir.

Özellikle “yerel şehir gazeteleri” ilk milli örnekleri eksik olmakla birlikte muhteva etmiştir.

“Yerli ve milli” olmak tek başına yetmez, aynı zamanda güncel ve modern olmak gerekir. “Modern” derken Paris Moda Haftası’nın yeni trendlerini takip etmekten bahsetmiyorum.

Akşam 6’da duyurulan haber artık gece yarısına kadar çoktan tüketilmiş, sindirilmiş, yorumlanmış oluyor. Sabah gazeteyi alıp o haberi okumak “yeni bir şey” sunmuyor. İşte gazetecilik, “bu yeni şey”in ne olduğunu keşfederek okuyucuya sunmaktır.

Türkiye’de ve dünyada “kâğıt gazeteciliğinin gücü” eskiye nazaran azalmış olsa da tamamen bitmiş değildir. Gazeteler hâlâ “haber içeriklerini üreten” bir güç olarak yerlerini koruyor.

“Televizyon haberciliği” ile “gazete haberciliğinin” değişim seyri birbirine paralel ilerliyor. Sosyal medya “tek başına” haber verme aracı olamıyor, destekleyici unsurlar istiyor.

Bundan sonraki süreç yeniliğe ayak uydurmuş olanların yollarına devam edeceği döneme işaret ediyor.

Yani artık gazete, televizyon, internet diye bir ayrım olmayacak; bilakis bunların birbiriyle entegre edilmiş halleri “yeni bir medyanın” varlığını meydana getirecek.

Dış güdümlü olmayan, ayaklarını bu topraklara basan, haberleri kendi milleti için yaptığı gibi dünyaya da açılabilen medya yapılanmaları Türkiye’nin gücüne de ivme katacaktır.

Aksi takdirde avantajın çoğunluğu eskiden olduğu gibi tekrar “dış destekli medyaya” kaptırılır ise onlar hem kağıt gazeteciliğinde hem entegre edilmiş medyada öne geçerler ve bu durum Türkiye’nin kazandığı “diriliş gücünü” azalttığı gibi tüketip bitirme noktasına getirebilir.

Bize düşen yerli ve milli olmanın yanı sıra güncel ve moderni de yakalayıp tüm medya hücrelerini, tüm haber alanlarını “birbirini tamamlayacak şekilde” kurmaktır.

“Melon şapkalı adamların dönemi” Türkiye’de yeniden başlarsa işimiz zor olur. Mücadelenin bu yönü unutulmamalı!

Yazı Hakkında ki Düşünceniz?
Çok Beğendim
0%
Beğendim
0%
Orta Karar
0%
Sevmedim
0%
Hiç İyi Değil
0%
Yazar Hakkında
Hacı YAKIŞIKLI