İran’dan fırlatılan füzeleri kim ateşledi, kim durdurdu?
Milli Savunma Bakanlığı (MSB), 9 Mart tarihinde İran’dan ateşlenen ikinci bir balistik füzenin, Türkiye hava sahasına girdiği sırada Doğu Akdeniz’de konuşlu NATO hava savunma sistemleri tarafından başarıyla imha edildiği duyurdu. Füzeye ait kalıntıların Gaziantep’te yerleşim yerlerinin dışına düştüğü söylendi. Bundan önce de, 4 Mart tarihinde İran’dan ateşlenen bir füzenin Irak ve Suriye hava sahasından geçerek Türkiye yönüne geldiği, yine Doğu Akdeniz’de konuşlu hava ve füze savunma unsurları tarafından imha edildiği biliniyor. O füzenin kalıntıları da Hatay – Dörtyol civarına düşmüştü, bu füze de yine balistik mühimmat taşıyordu.
Bu iki gelişme, Türkiye’de iki tartışmayı alevlendirdi. Birincisi, bu balistik füzelerin gerçekten İran tarafından ateşlenip ateşlenmediği… Kimileri bu saldırıların İsrail/ABD tarafından yapıldığını, Türkiye’yi İran’a karşı savaşa sokmak için yapılan ‘sahte bayrak’ operasyonları olduğunu söylüyor.
Doğrusu şu ki, NATO radarları kadar Türkiye’nin kendi geliştirdiği ve yine Türkiye’de konuşlu radar sistemleri de, bu füzelerin rotasını, nereden ateşlendiğini rahatlıkla belirleyebilecek, nereye düşmesinin hedeflendiğini hesaplayabilecek kapasitededir. Dolayısıyla Türkiye açısından füzelerin İran topraklarından ateşlendiğine şüphe yoktur. Ancak, bunların İran’da devlet yönetiminin tam onayıyla mı ateşlendiği, Hamaney’in ölümü sonrası yaşanan boşluk ve sonrasındaki lider değişimi süresinde kontrolsüz kalan Devrim Muhafızları içinde bazı unsurların bu ateşlemeleri kendi başlarına aldıkları kararlarla yapıp yapmadıkları, ya da Mossad/CIA ve benzeri istihbarat yapılarına çalışan ve bu füzelere erişimi olan pozisyonlara sızmış kişilerin bu saldırıları düzenleyip düzenlemediği, elbette tarafımızca bilinemez. Bunların cevabını vermek, İran devletinin sorumluluğundadır; Türkiye izahat istemekte haklıdır.
İkinci tartışma konusu, bu balistik füzelerin kim ya da kimler tarafından durdurulduğu… CHP Genel Başkanı Özgür Özel de, bu konudan hiç anlamadığını ortaya koyan açıklamalarla, Türkiye’nin hava savunma sisteminin olmadığını, füzeler NATO sistemleri tarafından düşürülmeseler büyük bir facia yaşanacağını ve iktidarın ABD’den korktuğu için S-400’leri hangarda tuttuğunu söyleyerek bu polemiğin bir parçası oldu.
Şimdi polemiklere cevap verme kaygısıyla kendimizi sınırlamadan, bu sıcak tartışmaya objektif şekilde bakmaya çalışalım. İran’dan fırlatılan balistik füzelerin, Türk hava sahası yakınlarında nasıl etkisiz hale getirildiğini sorgulayalım. Bu füzeleri, İsrail mi NATO/ABD gemileri mi vurdu, Türkiye bu füzeleri kendisi durduramaz mıydı? Bu sorulara cevap arayalım.
Zincirin ilk halkası: Füzeyi kim gördü? (Tespit ve takip)
Balistik füze savunmasında kural basit ve nettir: Göremediğin şeyi vuramazsın.İran’dan bir füze fırlatıldığı anda, Malatya’daki Kürecik Radar Üssü(AN/TPY-2) anında devreye girer. Zaten Kürecik Radar Üssü’nün 2012’de kurulma amacı da, İran ve çevresinden fırlatılan balistik füzeleri çok erken tespit etmek ve elde edilen veriyi NATO füze savunma ağına iletmekti. Bu radar üssünün kuruluşu o dönemde de büyük tartışma konusu olmuştu. İran propagandistleri yıllardır bu radar üssünün “İsrail’i korumak için” buraya konuşlandırıldığını ve bu radarın bir savaş çıkarsa İran tarafından ilk vurulacak hedeflerden biri olduğunu söylüyordu. Eleştirel değil objektif bir açıklama getirmek istersek, bu söylemin İran’ın balistik füze doktrini ile doğrudan alakalı olduğu söylenebilir. Balistik füze savaşında, saldıran taraf açısından radarları durdurmak yani savunan tarafın gözlerini kör etmek kritik önemdedir. Bugün itibarıyla, düşürülen balistik füzelerin rotasına bakarsak, İran’ın hedefinin Kürecik Radar Üssü olduğu söylenemez ancak ortalık yangın yeriyken, fırsat bu fırsat, bu üssün nasıl çalıştığını test etmek için rejim ya da bazı unsurlar tarafından yapılan ateşlemeler olduğu düşünülebilir.
Kürecik Radar Üssü’nün görevine dönersek, bu radarın görevi füzeyi vurmak değil; yönünü, hızını ve düşeceği yeri saniyeler içinde hesaplayıp ağdaki diğer sistemlere “uyarı” göndermektir. Burada şu kritik bilgiyi not etmek gerekir: Orta menzilli bir füzenin hedefine ulaşması sadece 10-15 dakikadır. Yani Kürecik’in sağladığı 2-3 dakikalık erken uyarı, savunma sistemleri için “ölüm-kalım” farkı kadar önemlidir.
Tetiği kim çekti? (Önleme aşaması)
MSB’nin resmi açıklamasındaki “Doğu Akdeniz’de konuşlu NATO unsurları” ifadesi, bölgede konuşlu ABD Deniz Gücü’nü işaret ediyor olabilir. Doğu Akdeniz’de devriye gezen Amerikan destroyerleri (örneğin Arleigh Burke sınıfı), dünyanın en gelişmiş balistik füze savunma sistemi olan Aegis’e sahiptir. Bu gemiler, füzeyi henüz uzay boşluğundayken vurabilen SM-3 önleyici füzelerini kullanır. Dolayısıyla açıklamada NATO unsurları deniyor olsa da, bunların Amerikan gemileri olması pekala mümkün görünüyor.
Ama burada, iç ve dış basında bazılarının bu füzelerin İsrail tarafından imha edilmiş olduğu iddiasına dikkat etmek gerekir. Aslında buna inananların coğrafya ve geometri bilgilerini acilen tazelemeleri gerektiğini söylememiz lazım. Evet, İsrail’in Arrow-3sistemi de İran’ın balistik füzelerini önleme yeteneğine sahip. Ancak enkazın Hatay/Gaziantep hattına düşmesi, önlemenin kuzey rotasında, yani Suriye/Doğu Akdeniz üzerinde yapıldığını göstermektedir. Bu da deniz konuşlu bir NATO ya da ABD önlemesinin yapılmış olduğunu teyit etmektedir.
Enkaz neden Türkiye’ye düştü?
Dediğimiz gibi, fizik ve matematik kuralları yoruma açık olamayacak şekilde basit ve nettir: Bir füze havada vurulduğunda yok olmaz, parçalanır. Parçalar füzenin ivmesiyle uçuş yönüne doğru ilerlemeye devam eder. Enkaz parçalarının güney illerimize düşmesi, füzenin rotasının veya önleme noktasının bizim sınırlarımıza çok yakın olduğunu kanıtlıyor. Yani bu rota büyük ihtimal, Batı İran → Kuzey Irak → Suriye → Doğu Akdeniz şeklindeydi. İran’dan İsrail’e giden füzelerin rotası genelde İran → Irak → Ürdün → İsrail şeklindedir. Füzelerin hedefi Türkiye toprakları olsaydı, bu rotanın İran → Irak → Türkiye olması beklenirdi. Füzelerin rotasına bakarak hedefin Doğu Akdeniz’de bir nokta olduğu, ancak asıl amacın Kürecik radar Üssü’nün çalışma prensiplerini test etmek olduğu net biçimde anlaşılıyor.
Türkiye İran’dan ateşlenen füzeleri tek başına durdurabilir miydi?
Şimdi iç siyasette ana polemik malzemesi olan bu soru üzerinde duralım ve gerçekçi sorular sorup gerçekçi cevaplar verelim.
En baştan başlayalım. Birincisi, Türkiye’nin milli radar mimarisi bu füzeleri tespit edip erken uyarı veremez mi? Türkiye’nin son yıllarda geliştirdiği en önemli radar sistemlerinden biri olan EIRS, uzun menzil hava hedeflerini, yüksek irtifa hedeflerini ve bazı balistik füze profillerini tespit edecek şekilde tasarlandı. AESA radar teknolojisine ve yüzlerce km menzile sahip bu milli erken uyarı sistemi, sınırlı olsa da balistik hedef takibi de yapabiliyor. Ha keza KALKAN, KALKAN – 2 radarları uçak, drone ve cruise füzelerinin tespitinde çok başarılı, ancak balistik füzeler için genelde ikincil rol oynuyor. Ha keza yazılım ve entegrasyonunda Türk savunma sanayiinin büyük katkısı olan AWACS uçakları da, her ne kadar balistik füze erken tespiti için doğrudan tasarlanmasalar da, hava resmi oluşturmada kritik role sahip.
Yani Türkiye bugün tek başına hava hedefi ve cruise füze tespitinde güçlü durumdayken, balistik füze erken uyarı sistemini geliştirme aşamasında önemli mesafe kat etmiştir. Ancak uzay fazı (midcourse) takibinde şu anda sınırlı konumdadır. Fakat şunu da eklemek gerekir, yine Türkiye’nin kendi geliştirdiği ALP 100-G, yüksek irtifa balistik füze takibi yapma kabiliyetine sahip bir 3D radardır ve tam anlamıyla operasyonel hale gelip yaygın olarak konuşlandırıldığında bu radar mimarisi içinde çok önemli bir rol oynayacaktır.
İkincisi, Türkiye bu füzeleri NATO olmasaydı durduramaz mıydı? Bugün itibarıyla Türkiye; HİSAR(HİSAR-A ve HİSAR-O – alçak ve orta irtifa) ve yakında tam kapasiteye geçecek olan SİPER (uzun menzil) ile uçak, İHA ve seyir füzelerine karşı çok güçlü. Ancak eksik parça balistik füzeler, özellikle atmosfer dışına çıkanlar, tamamen farklı bir uzmanlık alanı. Türkiye şu an bu açığı kapatmak için ÇELİK KUBBE projesini yürütüyor. Kısa ve net şekilde söyleyecek olursak, tam bağımsız balistik savunma için Türkiye’nin, SİPER’in üst segmentlerini ve anti-balistik füze yeteneğini olgunlaştırması gerekiyor. Ancak bu demek değil ki, Türkiye bu füzeleri durduramazdı. Türkiye kendi sistemleriyle de bu tarz saldırılara cevap verebilir ama NATO entegrasyonu önemli bir avantaj sağlıyor.
Türkiye’nin balistik füzeleri durdurup durduramayacağını değerlendirmek için balistik füzelerin uçuş aşamalarına bakmak gerekir: Birinci aşama boost, yani füzenin yeni fırlatıldığı zaman. İkinci aşama midcourse, yani uzayda yol aldığı zaman. Üçüncü aşama ise terminal, yani hedefe doğru dalış. En iyi önleme genelde midcourse, yani uzay aşamasında yapılır. Bu aşamada balistik füzeleri dünyada vurabilen sistem sayısı çok azdır. Uzun menzil SİPER’in, Block-2 ve Block-3 varyasyonlarında bu kabiliyet hedeflenmektedir. Bu yüzden gerçekçi tabloda, tek tük balistik füze saldırıları Türkiye tarafından kendi başına da önlenebilir. Sınırlı saldırıda bazılarının düşme ihtimali vardır ancak yoğun bir salvoda tek başımıza savunma zorlaşır. Bu aslında dünya üzerindeki çoğu ülke için böyledir. Ancak son 20 yılda nereden nereye geldiğimize baktığımızda bu kabiliyetlerin de geliştirileceğini tahmin edebiliriz.
S-400’ler ise NATO sistemleriyle entegre edilmediği ve entegre edilmesinin NATO içi kriz sebebi olacağı bilindiği için (Eski defterleri tekrar açıp konuyu uzatmaya gerek yok) şu an sınırlı olarak kullanılıyor. Ayrıca S-400’ler temel olarak uçak, drone ve cruise füzelerine karşı uzun menzilli hava savunma sistemleridir ve balistik füze kabiliyetleri, terminal yani füzenin uçuşunun son fazında çalışır, menzili (60 km civarı) ve hedef sayısı da sınırlıdır. Yani S-400’ler de birer THAAD, Arrow-3 ya da SM-3 interceptor değildir.
Aslında balistik füze savunmasında hiçbir sistemin %100 başarılı olduğu söylenemez. Bunu İran’ın İsrail’e yönelik balistik füze saldırılarında da görmekteyiz. İran çok sayıda füzeyle salvo saldırısı yaptığında Arrow-3 de bunlara karşı tam anlamıyla savunma yapamamaktadır. Buna bir de Fettah füzelerinde olduğu tahmin edilen hipersonik kabiliyet, ya da en azından manevra yapabilen başlıklar eklenirse, İsrail daha çok zorlanacaktır.
Peki İsrail ve Türkiye’nin hava savunmaları neden farklı?
İsrail’in savunma mimarisi füze odaklıyken, Türkiye’ninki hava üstünlüğünü sağlama odaklıdır. Bunda coğrafyanın etkisi belirleyicidir: İsrail küçük bir ülkedir ve saldırı beklediği yerler sınırlıdır. Beklediği saldırı tipi de füze ve roket tipi tehditlerdir. Yoğun nüfuslu şehirlerini korumak için kısa sürede reaksiyon vermeyi hedefler. Türkiye ise büyük bir ülkedir ve tehditler çok yönlüdür. Gewniş alan savunması için mobil savunmaya ihtiyaç duyar. Türkiye’nin hava savunması uzun süre hava kuvvetleriyken, buna son dönemde savaş uçağı, cruise füzesi ve drone türü tehditler de eklenmiştir. Ayrıca füze tehditlerine yönelik savunması da hızla gelişmektedir. Türkiye çok katmanlı hava savunmasını geliştirmeye devam ettikçe, eksikler de hızla kapanacaktır.
Kıbrıs’a gönderilen F-16’lar: Mesaj kime?
Son olarak, füze tartışmaları sürerken, Türkiye’nin Kıbrıs’a (Geçitkale veya Ercan hattına) altı adet F-16 konuşlandırmasının satranç tahtasında hangi hamleye tekabül ettiğine de yer verelim. Zira bu da merak konusu.
Türkiye’nin Kıbrıs’ta yaptığı hamleye “Power projection” (Güç yansıtma) denebilir. Yani İsrail-İran geriliminin Doğu Akdeniz’e taştığı bir dönemde, Türkiye “Burada hava sahası kontrolü ve operasyonel derinlik sadece dış güçlerin değil, bölgenin asli unsuru olan Türkiye’nin elindedir.” demektedir. Bir F-16’nın ana kıtadan (örneğin Ege veya Diyarbakır’dan) kalkıp Doğu Akdeniz’in güneyine ulaşması takdir edersiniz ki vakit alır. Ancak Kıbrıs’ta konuşlu bir uçak, Suriye, Lübnan, İsrail, ve hatta Yunanistan hattındaki hareketliliği anında göğüsleyebilir ve olası bir hava ihlaline veya füze rotasına saniyeler içinde müdahale edebilir. Bu F-16’lar oraya şimdilik bölgedeki deniz ve hava trafiğini anlık olarak izlemek, Doğu Akdeniz’de “hava resmi” oluşturmak ve gerekirse “hassas cerrahi müdahale”de bulunmayı sağlayacak ideal bir vurucu güç oluşturmak için gönderilmiştir. Özetle bu hamle, doğrudan tek bir ülkeyi hedef almaktan ziyade, bölgedeki kaos ortamından yararlanmak isteyebilecek herkese verilmiş bir mesajdır.
Yazı Hakkında ki Düşünceniz?
Çok Beğendim
0%
Beğendim
0%
Orta Karar
0%
Sevmedim
0%
Hiç İyi Değil
0%
Bunları da okuyabilirsiniz;




