Modern çağın sonu ve Orman Kanunu’na dönüş

Okuduğunuz Yazı
Modern çağın sonu ve Orman Kanunu’na dönüş

İçerik

Yeni yılın ilk gününe, Galata Köprüsü’nde insanlık onurunu hatırlatan güçlü bir eylemle başladık. Filistin’e destek için bir araya gelen yüz binlerce insan, yalnızca Gazze’de yaşananları değil, aynı zamanda küresel düzenin içine sürüklendiği ahlaki ve hukuki çöküşü de haykırdı. İsrail’in 75 yılı aşan apartheid rejimi, Gazze’de uygulanan soykırım ve sınırsız şiddet, artık tekil bir zulüm alanı olmaktan çıkmış; küresel sistemin nasıl işlediğini gösteren bir modele dönüşmüştür.

Uzun süredir zihnimizi meşgul eden temel soru şuydu: Bu hukuk tanımazlık yalnızca Filistin’le mi sınırlı kalacak, yoksa başka coğrafyalara da sirayet edecek mi? Ne yazık ki cevap gecikmedi. Soğuk Savaş sonrası dönemde askıya alınan “haklılık” ilkesi, artık tamamen ortadan kalkmış durumda. Bir zamanlar Varşova Paktı ile Atlantik Bloğu arasında örtük de olsa bir denge ve meşruiyet çerçevesi vardı. Bugün ise güç, meşruiyetin yerine geçmiş durumda.

ABD’nin Irak ve Afganistan işgalleri bu yeni paradigmanın en çıplak örnekleridir. “Benim menfaatim” gerekçesiyle yapılan işgaller, geride milyonlarca ölü, parçalanmış toplumlar ve devlet kapasitesini yitirmiş ülkeler bıraktı. Irak’ta “çiçeklerle karşılanma” hayali, binlerce asker kaybı ve utanç verici bir geri çekilişle sonlandı. Afganistan’da ise Taliban şeytanlaştırıldı, El Kaide bahane edildi; sonunda ülke yerle bir edilip yine Taliban’a teslim edilerek terk edildi. Bu tablo, Batı’nın insan hakları ve demokrasi söyleminin ne kadar araçsallaştırıldığını açıkça göstermektedir.

İsrail’in Gazze’de uyguladığı sınırsız şiddet ise bu sürecin zirve noktasıdır. İnsanlara, hayvanlara, binalara, yeşil alanlara yönelik topyekûn bir düşmanlık söz konusudur. Bu, klasik savaş hukukunun dahi reddedildiği bir “orman kanunu” düzenidir. Nitekim Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın da ifade ettiği gibi, dünya yeniden güçlünün hukuku dönemine girmiştir. Üstelik bu durum, imparatorluk çağının bile gerisindedir; zira o dönemde dahi savaşın bir hukuku, esirlerin bir statüsü vardı.

Bugün bütün devletler kendini risk altında görüyor. Son on yılda neredeyse tüm ülkeler —ABD, Çin, Rusya, Avrupa, Hindistan, Pakistan ve Afrika ülkeleri— hızla silahlanıyor. Ancak artık konvansiyonel silahlar yeterli değil. Hava savunma sistemleri, hava gücü, kara ve deniz unsurları ile bunları entegre edebilen sofistike askeri doktrinler belirleyici hale gelmiş durumda.

Bu noktada Çin’in tutumu dikkat çekicidir. Çin, ülkelerle ekonomik ilişkiler kuruyor, enerji kaynaklarını güvence altına alıyor; ancak askeri ve siyasi kriz anlarında sahaya inmiyor. Ne İran’a ne Venezuela’ya yönelik müdahalelerde caydırıcı bir rol üstlenmedi. Bu durum, Çin’in uzun vadede güvenilir bir stratejik ortak olmaktan ziyade, çıkar odaklı bir ekonomik aktör olduğunu göstermektedir. İran’ın yaptığı hata da tam burada ortaya çıkmıştır: Bölgesel ittifaklar yerine ideolojik ve fantastik açılımlara yönelmek, İran zor zamanlarında yalnız kalmıştır.

Bu tablo içinde Türkiye’nin konumu farklılaşmaktadır. Son 15 yılda savunma sanayinde deniz, kara ve hava alanlarında ciddi bir kapasite inşa eden Türkiye, güvenliği yalnızca kendi sınırlarıyla sınırlı görmemektedir. Türkiye için Irak’ın güvenliği, Suriye’nin istikrarı, İran’ın güçlü bir devlet olarak varlığını sürdürmesi doğrudan kendi güvenliğiyle ilişkilidir. Aynı yaklaşım Mısır ve Suudi Arabistan için de geçerlidir.

Önümüzdeki dönemde, ikircikli ve çıkarcı dış politikalar yerine; dostuna güven veren, düşmanına caydırıcılık sağlayan, dayanışma temelli bir güvenlik doktrininin değer kazanacağı açıktır. Türkiye’nin dış politika ve savunma sanayii vizyonu, tam da bu zeminde daha sağlam bir karşılık bulacaktır.

Bugün Amerika Birleşik Devletleri’nin Venezuela’ya yönelik askeri müdahalesiyle devlet başkanı ve eşinin tutuklanarak ABD’ye götürülmesi, küresel güç mücadelesinin yeni safhasını açık biçimde ortaya koymuştur.

Venezuela halkının sokaklara dökülmesi, bu müdahalenin yalnızca bir rejim değişikliği girişimi değil, aynı zamanda enerji kaynaklarına el koyma hamlesi olarak göstermektedir.

ABD, her geçen gün Çin’in enerji tedarik zincirinde yer alan ülkeleri baskı altına almakta ve Çin’in petrol ve enerji tedariğini daraltmaktadır. Dünya kamuoyu değerli madenler üzerinden üçüncü dünya savaşı beklerken zannımca bu savaş nadir elementler değil; petrol üzerinden çıkacak.

Yazı Hakkında ki Düşünceniz?
Çok Beğendim
0%
Beğendim
0%
Orta Karar
0%
Sevmedim
0%
Hiç İyi Değil
0%
Yazar Hakkında
İhsan Aktaş