Önce kim göz kırpacak?
Uluslararası İlişkiler bir bilim dalı olarak, devletlerin “akılcı” davrandıklarını varsayar. Çünkü, devletler diğer devletlerle ilişkilerinde “kazanmak” veya “üstün gelmek” isterler; bunun için de üç şeyi dikkatle yerine getirirler… (En azından kağıt üstünde!)
Devletler belirli durumlarda ne yapacaklarına dair teorilerden hangisinin eldeki konuya uygun olduğunu belirleyerek muhataplarının ne yapacağına, nasıl davranacağına dair bir ihtimalî varsayım seçerler; kendi içlerinde devlet adamları, siyaset yapıcılar, dışişleri memurları ve uzmanları seçtikleri teorinin mevcut duruma ne kadar uygun düştüğünü, duruma ışık tutup tutmadığını savunur, diğerleri ise bu öneriyi ve ortaya atanın savunmasını enine boyuna tartışırlar. Ve sonuçta, nihai karar-verici kararı belirledikten sonra bunu elbirliği ile dikkatle uygularlar.
Bir devlet bu üç ögeyi, her yerde ve her durumda aynen ve başarıyla uygular diye bir şey de yoktur. Ayrıca bu üç unsur titizlikle yerine getirilse bile, mutlaka olumlu sonuç alınacağı, bu devletin ilişkilerinde kazanan taraf olacağı, muhatabına üstün geleceği diye de bir şey yoktur. Her şeyden önce uluslararası ilişkiler dünyası, bilgi açısından zengin bir ortam değildir. Mesela birinci adımda, eldeki duruma uygun bir teori seçerken, teorilerin varsayımlardan kurulu, mantıksal çıkarsamalara dayanan ihtimalî ifadeler olduğunu unutmamak gerekir. İkinci adımdaki fikir alış verişinin gerektiği gibi yapılmaması (yapılamaması) hali olabilir. Ve üçüncü adımdaki karar verilmesi ve uygulanması süreci aksayabilir.
Rahmetli Fahir Armaoğlu, bu dersin bu noktasında “Tabii bir de şans unsuru var; muhatabınızın da eli armut toplamıyor!” derdi; sınıf hafif tereddütle, gülme diye nitelenebilecek bir hal alırdı.
Benzin istasyonuna her gittiğimde, Trump’ın, ardına kadar açık Hürmüz Boğazı’na İran’ın kilit vurmasına sebep olan, sonra boğazın açılması için bir kilit de kendisi vuran davranışının akılla, akılcılıkla ilgisini bu üç maddede sorguladığımı söyleyecek değilim! O anda, dünyanın hemen her köşesinde arabasına benzin, kamyonuna mazot alan herkes gibi dua ile beddua arası şeyler düşünüyor insan.
Trump’ın dünyanın en güçlü, sivil halka karşı nükleer silah kullanan tek ülkesi, her ülkede en geniş diplomatik temsilcilikleri, ülkelerin sinir uçlarına kadar nüfuz etmiş istihbarat ağı bulunan ülkesi adına, nasıl olup da—bırakın muhatabına üstün gelmeyi—onu kazançlı hale getirmeyi başaracak kadar, bu üç adımda neleri yanlış uyguladığını da düşünmek zorundayız.
ABD, İran’a karşı İsrail’in savaşına katılırken, Netanyahu’nun ve MOSSAD’ın ortaya attıkları kuramları, bu kuramlarla hayatın gerçekleri arasındaki ilişkilere dair onların kurduğu mantık kuralları ve bu çerçevede uygulanacak harekat tarzını (savaş planını), hiç tartışmasız kabul etti. Trump’ın çevresinde bu plana karşı çıktığı söylenen Başkan Yardımcısı JD Vance ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun ağızlarını açmadıkları (veya açamadıkları) haberleri de dikkate alınırsa, yukarıda özetlediğim üç adımdan hiç birinin yerine getirilmediği görülüyor.
Trump’ın “idare tarzı” denen bir şey varsa, onun da sadece “Trump söyler, diğer herkes tartışmasız kabul eder!” şeklinde olduğunu habercilerin sorularını yanıtladığı basın toplantılarından anlaşılıyor. Hoşuna gitmeyen soruyu, medya mensuplarını en kaba ifadelerle, hatta hakaret ederek geçiştiren bir siyasetçi, kendi ekibine ne kadar konuşma hakkı tanıyabilir ki? Vance ve Rubio’nun, Trump’ın birinci döneminde onu eleştiren siyasal rakipleri olduğu düşünülünce, onların bu kabineye ne amaçla alındıkları iyice anlaşılmaz hale geliyor.
Trump kendisini bir çıkmaza hapsetti; çıkabilmek için İran’ın bir hata yapmasını bekliyor. İran da ekonomik baskılar ve ülkenin 45 gün ABD ve İsrail tarafından ağır bombardımana tutulmasının sonucu olarak, her an, ellerini kaldırıp, beyaz bayrağı çekebilir.
Şimdi ilk göz kırpacak olanı, gözümüz benzin istasyonunun sayacında, dua-beddua arası bir halde, bekliyoruz.





