Sözcü’nün basın özgürlüğü ve Can Özçelik
Herkes kendi safında dursun, karşı tarafı duyan kulaklar tıkansın, cephenin ötesini gören gözler kapansın. “Mahalle”nin dışındakinin hakkını bir satır da olsa savunanın bir mahallesi olmasın! Ne yazık…
En son diyeceğimi baştan söyleyeyim: Halk TV’nin ekranı karardığından beri “basın susturuluyor” yayını yapan medya gruplarından biri, aynı hafta kendi yazarlarından birinin sesini kıstı. İfade özgürlüğü yalnızca duymaktan hoşlandığın cümleler engellendiğinde hatırlanıyorsa buna özgürlükleri savunmak demek zor. Bunun adı olsa olsa saf tutmak olabilir.
Halk TV’ye kayyum atandı
14 Ekim sabahı Halk TV’nin İstanbul’daki binasına polis girdi; kanalın da aralarında bulunduğu şirketlere TMSF kayyum olarak atandı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının açıklamasına göre soruşturma kanalın sahibi Cafer Mahiroğlu hakkında…
Suçlamalar rüşvet, ihaleye fesat karıştırma ve suç gelirini aklama… Dosyanın merkezinde İzmir Büyükşehir Belediyesi ihaleleri ve MASAK’ın tespit ettiği yaklaşık 30 milyar liralık işlem hacmi var.
Mahiroğlu hepsini reddediyor, bunlar şimdilik savcılığın iddiaları…
Öte yandan Halk TV kapatılmadı. Lisans iptali de RTÜK kararı da yok.
Bir şirkete kayyum atanması o şirketin işini durdurmak anlamına gelmez. Nitekim Can Medya Grubu örneğini herkes hatırlar, kayyum atandığında yayını durdurulmamış, işleyiş aynen devam ettirilmişti. Anlaşılan burada da başlangıçta tavır bu olacakmış ancak TMSF teknokratları hukuki sorumluluk gereği ortaya çıkabilecek bir RTÜK cezası, tazminat davası gibi nedenlerle risk almak istememiş.
Patron biliyordu
Bir ekran karardığında en somut bedeli o ekranın arkasındaki binada çalışanlar ödüyor. Kameramanı, kurgucusu, muhabiri, teknisyeni… Oradan ekmek yiyen bir sürü insan var. Hangi siyasi çizgide durursanız durun, bir haber merkezinin ışıklarının sönmesi insanın içini acıtıyor.
Ama bunu düşünmesi gereken tek muhatap devlet değil. Başsavcılığa göre Mahiroğlu Mart 2025’ten beri yurt dışında… Hakkındaki ilk yakalama kararı da Haziran 2025 tarihli… Yani bu uçurumun kenarı en az on altı aydır görünüyordu.
Mahiroğlu tüm şirketlerine kayyumun atandığı gün katıldığı canlı yayında bunu kendisi de söyledi: “Bunların olacağını bilmiyor muydum? Biliyordum.”
Biliyordu da o insanlar, o medya emekçileri için ne yaptı?
Mahiroğlu hakkındaki iddiaları bilenler gemiyi teker teker terk ederken patron orada kalanlar için sahiden ne yaptı?
Hakkında bir buçuk yıldır soruşturma yürüyen bir patronun haber kanalı, ister istemez o patronun hukuki kaderine bağlanır. Buna “patronaj” demekte bile zorlanıyorum, tırnak içinde söylüyorum. O patron riski yönetmek yerine kanalı kendi kaderine kalkan yaptıysa, bugün kanal çalışanları adına da olan bitenin faturası yalnızca devlete kesilemez.
Kimin için basın özgürlüğü
Halk TV için “basın özgürlüğü” diyenlere şimdi bir isim vereceğim: Can Özçelik.
Can, Sözcü grubunun 20 Haziran’da çıkarmaya başladığı Tavır gazetesinde ilk günden beri yazıyordu. Bu hafta yazılarına son verildi. Gerekçe olarak “küçülmeye gidiyoruz” denmiş; ama gerçek sebebin 11 Ekim’deki yazısı olduğu o kadar açık ki…
11 Ekim’deki yazısında Can, fon krizine gazetecilik penceresinden bakmıştı. Yeni Parti İzmir Milletvekili Ümit Özlale’nin Bakan Mahinur Özdemir Göktaş’ın babasıyla ilgili ortaya attığı ve arkasından isim benzerliği çıkan iddiayı örnek vererek Can meseleyi tek cümleyle bağlamıştı: “Siyaset de gazetecilik gibi yapılmalıdır.” Yani bir iddiayı ortaya atan, ister milletvekili ister gazeteci olsun, dayanağını göstermek zorunda. Özlale’nin iddiayı açıklamadan önce Bakan’a ulaşıp teyit edebileceğini yazmış ve gazetecinin de pusulasının dedikodu değil teyit olması gerektiğini hatırlattı.
Ekranlarda da, beraber katıldığımız yayınlarda da aynı çizgide durdu Can. Nitekim Sözcü TV’de de, son dönemde Şaban Sevinç ile Mustafa Balcı’nın tutuklandığı, İsmail Saymaz ile Murat Ağırel’e ev hapsi verildiğini, haber yaparken yanılsa bile hiçbir gazetecinin tutuklanmaması gerektiğini söyledi. Ve bu listeye başka isimleri de ve son olarak da Cem Küçük’ü dahil etti.
Cem’i listeye katması “Bunu nasıl söylersin” tepkisiyle karşılaşmasına neden oldu ve Sözcü ekranındaki yerine de son verildi.
Burada kimin ne yaptığını açıkça söylemek gerekiyor. Tavır’ı da, Sözcü TV’yi de aynı grup çıkarıyor. Yani Can’ın hem köşesini hem ekrandaki yerini elinden alan, iki gündür sabahtan akşama “Halk TV susturuldu” yayını yapan grubun ta kendisi. Tavır gazetesi bugün bir yandan manşetine Halk TV’ye atanan kayyumu taşırken aynı günlerde bir yazarının sesini kısma kararı aldı. Halk TV’nin ekranı karardığında boşta kalan izleyicinin hangi kumandaya yöneleceğini tahmin etmek de zor değil. Bir kanalın kapanışını hem dava hem reyting malzemesi yapıp kendi çatısı altındaki farklı sesi susturmak da özgürlük savunusu değil, olsa olsa pazar payı hesabı olabilir.
Sevmediğimiz birinin özgürlüğü
Cem Küçük’ü sevmeyen çok… Kendi mahallesinde bile pek tutulmadığı tutuklandığı günlerde görüldü. Dili sertti, zaman zaman haksızlığa da kaydığı oldu. Ama bunların hiçbiri onun haksız yere tutuklanmasını meşru görmeyi gerektirmez.
Küçük 30 Temmuz’da “şantaj” ve “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçlamalarıyla gözaltına alınmıştı. Tutuklama ise yalnızca ikincisinden geldi. Gerekçe, sanıldığı gibi bir sosyal medya paylaşımı değil, iki canlı yayın: Birinde Fatih Keleş’in evindeki parkeden 2 milyon dolar çıktığını, diğerinde Berkay Gezgin’in İBB’den 1 milyon liraya yakın para aldığını ve bunun MASAK raporlarında yer aldığını söylemesi… Küçük, ilkini başka bir gazetenin haberinden aktardığını, yanlış olduğunu anlayınca da özür dilediğini söylüyor.
İşin ironisi şu: Cem’in yaptığı, Can’ın 11 Ekim’de eleştirdiği şeyin ta kendisi… Teyit etmeden yaymak… Can yine de “o da tutuklanmamalı” dedi ve bence haklıydı. Yanlış bilginin karşılığı düzeltmedir, tekzip hakkıdır, gerekirse tazminattır ama cezaevi değil. Bir gazetecinin tutuklanmasının gerekçesi gazetecilik değil de bunun dışında başka bir şeyse o ayrı bir tartışma konusu.
Ama Can’ın tutarlılığı tam olarak burada… Tek nefeste hem teyitsiz bilgiye karşı çıkıp hem de bunun için kimsenin tutuklanmamasını savunabiliyor. Bugün bunu yapabilen kaç kişi kaldı?
Herkes kendi safına sıkışırken
Can Özçelik muhalif mahalleden bir isim; bense iktidara daha yakın duran bir yorumcuyum. Can Notbir’de köşe yazısı yazmamı teklif ettiğinde görüş farkımızı ikimiz de biliyorduk. Eminim bu tercihin ona bir bedeli oldu, eminim hakkımda sorulan “Neden yazıyor?” sorularıyla çok kez karşılaştı. Yine de Notbir’de birbirine alternatif sesler de olsun, Notbir tek bir notaya sıkışmasın istedi ve bugüne kadar içeriğine katılmadığı yazılarımın bile tek satırıma karışmadı. Üstelik bunu herkesin riskten kaçtığı, kendi saflarını en çok sıklaştırdığı bir dönemde yaptı.
Onun gazetecilik hakkındaki ilkeli duruşu örnek gösterilmesi gerekirken cezalandırılması hepimiz için acı bir ders maalesef.
İstenen demek ki şu: Herkes kendi safında dursun, karşı tarafı duyan kulaklar tıkansın, cephenin ötesini gören gözler kapansın. “Mahalle”nin dışındakinin hakkını bir satır da olsa savunanın bir mahallesi olmasın! Ne yazık…





