Türkiye-Mısır-Suudi Arabistan ekseninde yeni bölgesel jeopolitik müttefiklik ve kurumsal devlet dayanışması
Uluslararası sistem, Soğuk Savaş sonrası dönemde inşa edilmeye çalışılan liberal düzenin çözülmesiyle birlikte, giderek daha belirsiz, daha güvensiz ve daha öngörülemez bir yapıya evrilmektedir. Bugün dünya siyaseti, ortak değerler ve kurallardan ziyade güç dengeleri, caydırıcılık ve zorlayıcı kapasite üzerinden şekillenmektedir. Bu tablo, düzen kurucu aktörlerin zayıfladığı; buna karşılık kriz üreten, hukuku askıya alan ve güç kullanımını meşrulaştıran aktörlerin öne çıktığı çok katmanlı bir küresel kriz ortamı üretmektedir. Mevcut durum, birçok yönüyle Birinci Dünya Savaşı öncesi dönemin kırılgan jeopolitiğini hatırlatmaktadır.
Yaklaşık beş yıl önce bir Fransız siyasetçiyle bu konuyu konuşmuştum bugünkü durumu anlamak açısından dikkat çekiciydi. Kendisine, dünyanın Birinci Dünya Savaşı öncesi şartlara geri döndüğü ve devletlerin bu duruma nasıl refleks göstereceğini sordum. Kendisi şu değerlendirmeyi yapmıştır:
“Aslında bütün devletler, fellik fellik müttefiklik arayışı içerisindedir; herkes olası bir risk karşısında kendi müttefiklerini bulmaya çalışıyor. Ve bu konuda da en aciz durumda olan Avrupa Birliği devletleridir. Bir çocuğu denize atarsınız, yüzüp kendini kurtarmaya çalışır. Yirmi tanesini birbirine bağlayıp denize atarsanız her biri diğerini aşağı çeker ve birlikte boğulurlar. Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği’ni bu duruma düşürdü. Avrupa Birliği üye ülkelerden küçük devletlere atıf yaparak bu devletlerin tecrübesi, birikimi ne ola ki dünyanın en büyük topluluğunu yönetip buradan bir dış politika geliştirsin.”
Avrupa Birliği’nin stratejik özerklikten yoksun, parçalı ve kriz anlarında karar alma kapasitesi sınırlı yapısını çarpıcı bir metaforla ortaya koymaktadır. Bugün Avrupa Birliği, ortak bir tehdit algısı ve birleşik bir dış politika üretememekte; küçük ve tecrübesiz aktörlerin karar alma süreçlerinde belirleyici olması, yapısal kırılganlığı daha da derinleştirmektedir. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi gibi bir devletlerin dönem başkanlığı yaptığı bir topluluğu küresel politika kapasitesin varın siz hesap edin.
Küresel sistemde yaşanan çözülme, yalnızca kurumsal zayıflıklarla sınırlı değildir. İsrail’in Gazze’de uygulamaya koyduğu açık hukuksuzluk ve soykırım pratiği, uluslararası hukukun fiilen askıya alındığını göstermiştir. Bu hukuksuzluğun Filistin’le sınırlı kalıp kalmayacağı tartışılırken, Venezuela devlet başkanının yatak odasından alınarak ABD’ye götürülmesi, devlet egemenliğinin ve dokunulmazlığının artık fiilen korunmadığını ortaya koymuştur. Bu gelişme, özellikle küçük ve orta ölçekli devletler açısından ciddi bir güvensizlik ortamı yaratmıştır.
Bu süreç aynı zamanda Çin’in, ABD karşısında küresel ölçekte dengeleyici bir hegemonik güç olamayacağını da göstermiştir. Venezuela operasyonu, ABD’nin uluslararası meşruiyet arayışına ihtiyaç duymadan askeri ve siyasi güç kullanabilme kapasitesinin hâlâ rakipsiz olduğunu ortaya koymuştur.
Bu küresel kaos ortamında Türkiye’nin jeopolitik konumu ve stratejik kapasitesi özel bir önem kazanmaktadır. Doğu Akdeniz, Kafkasya, Balkanlar Orta Doğu ve Afrika gibi dünyanın en kırılgan bölgelerinin kesişim noktasında yer alan Türkiye, son on beş yılda savunma sanayi, altyapı, askeri kapasite ve diplomatik etki alanlarında gerçekleştirdiği yatırımlarla stratejik bir dayanıklılık inşa etmiştir. Bu süreç, Türkiye’yi yalnızca krizlerden etkilenen bir aktör olmaktan çıkararak, kriz yöneten ve denge kuran bir bölgesel güç haline getirmiştir.
Suriye iç savaşı sırasında Türkiye’nin ABD merkezli baskı mekanizmalarıyla karşı karşıya kalması, diplomatik ilişkilerde ciddi kırılmalara yol açmıştır. Ancak Karabağ Savaşı’nda sergilenen dengeleyici rol, Libya’da meşru hükümete verilen destek, Doğu Akdeniz’de deniz gücüyle ortaya konan kararlılık ve Suriye sahasında yürütülen askeri operasyonlar, Türkiye’nin bu kuşatmayı aşarak yeniden merkezî bir aktör haline geldiğini göstermiştir. Bu durum, birçok devleti Türkiye ile ilişkilerini yeniden tesis etmeye yöneltmiştir.
Gazze’de başlayan soykırım süreci, Türkiye-Mısır ilişkilerinde gözle görülür bir normalleşmeyi hızlandırmış; Kaşıkçı krizi sonrası Türkiye–Suudi Arabistan ilişkilerinde ise kademeli bir iyileşme süreci yaşanmıştır. Kurumsal devletler açısından geçici krizler ilişkileri koparmaktan ziyade, ortak tehditler karşısında yeniden yakınlaşmayı zorunlu kılmaktadır.
Uzun vadede bu eksenin Libya’da kalıcı bir devlet düzeninin tesis edilmesi, Sudan’da ülke bütünlüğünün korunması, Yemen’de çatışmaların sonlandırılması ve Doğu Akdeniz’de Türkiye–Mısır iş birliğinin derinleşmesi gibi somut sonuçlar üretmesi beklenmektedir.
Sonuç olarak, mevcut küresel konjonktür açık biçimde göstermektedir ki devletler, sahip oldukları güç ne olursa olsun, müttefikliklerle ayakta kalmaktadır. Türkiye-Mısır-Suudi Arabistan ekseni, yalnızca bölgesel güvenlik açısından değil, küresel sistemde denge ve istikrar arayışı bakımından da stratejik bir rol üstlenmeye adaydır.
Sun Tzu: “Savaşlar müttefiklerle kazanılır ya da kaybedilir’





