Diktatör demeden diktatör demek
İnsan yaşadığı ülkeyi otoriterlikle ölçmeden önce kendi terazisini düzeltmek zorunda değil midir?
İnsan küfretmeden hakaret edebilir mi? Türkçesi biraz iyiyse elbette.
İnsan hakaret etmeden karşısındakini hakir görebilir mi? Elbette!
Peki insan bir kelimeyi hiç kullanmadan da o ‘kelimeyi’ söyleyebilir mi? Buna da kocaman bir “Elbette!”
Ertuğrul Özkök geçen gün tam olarak bunu yaptı: Cumhurbaşkanı Erdoğan’a “diktatör” demeden diktatör dedi. Nasıl mı? Yirminci yüzyılın en kanlı diktatörlerinden birini, General Franco’yu anarak… Birkaç gün sonra da İstanbul Başsavcılığı bu sözler için bir soruşturma başlattı.
Önce peşin hükmü kaldıralım…
Soruşturma bana kalırsa yanlıştır. Ertuğrul Özkök’ün o kelimeyi doğrudan kullanmadığı cümlelerini “Cumhurbaşkanına Hakaret”e, yani Türk Ceza Kanunu’nun 299. maddesine bağlamak, maddeyi esneterek siyasi her eleştiriyi suç saymaya kapı aralamaktır. Türkiye pratiğinde savcılar 299’u çoğu zaman buralara kadar esnetiyor, lakin siyasi kıyası suç saymak yanlıştır.
Ama usta bir kalem “diktatör” demeden de diktatör demeyi bilir…
Şimdi “ama”lı kısım… Çünkü bir soruşturmayı yanlış bulmak, söylenen şeyi masum kılmaz.
Evet, yukarıda belirttiğim gibi, Özkök o konuşmada Cumhurbaşkanı için “diktatör” demiyor. Sözlerine soruşturma açılınca da tam olarak bunu vurguluyor ve 13 kez seçim kazanmış birini hiç seçime girmemiş bir diktatörle aynı yere koymadığını, koyamayacağını dile getiriyor.
Doğru, o kelimeyi kullanmadı. Ama Özkök gibi kırk yılı aşkın süredir yazı yazan, söz söyleyen, kalemiyle ülkenin siyasi tarihine yön vermiş, bu derece usta bir ismin, bir kelimeyi söylemek için zaten onu cümle içinde kullanmasına ihtiyacı yoktur. Korkunç bir diktatörün adını anıp hemen yanına bugünün Türkiye’sinin liderini koymak ve gerisini okurun aklına bırakmak… Eksik kalan o kelimeyi tamamlamak için çok fazla zeki olmaya gerek kalmıyor…
İşte diktatör demeden diktatör demek budur. Franco’nun adı cümleye girdiği anda iş çoktan bitmiştir. “Diktatör” sözcüğü artık fazlalıktır.
Özkök’ün daha sonra yaptığı açıklamada, benzetmeyi reddetmesi de ustalığının bir parçası… Suçlamayı Franco üzerinden yapar, ardından “ben öyle demedim” diyerek kapıyı aralık bırakır.
“Yalnızca bir rejimin tek bir kişiye bağlı olmasından söz ettim” savunması, kimse kusura bakmasın ama, masumiyet beyanı değil, önceden hazırlanmış bir kılıftır. Ve zeki insanın hüneri de açmazı da buradadır.
Peki kimdi bu Franco…
Bu benzetmenin ağırlığını görmek için ismin kime ait olduğunu hatırlamak ve Franco’nun tarihten herhangi bir örnek olmadığını hatırlatmak gerekiyor. Francisco Franco, 1936’da halkın seçimle iktidara getirdiği Halk Cephesine karşı bir darbe planına soyunarak İspanya’da askeri ayaklanma başlattı. Ardından gelen iç savaş üç yıl sürdü ve yüz binlerce insanın ölümüyle sonuçlandı. Guernica kasabası Nazi uçaklarının bombardımanıyla yerle bir edildi ve bu korkunç bombardıman savaşın vahşetinin simgesi oldu. Franco, savaşı kazandıktan sonra da durmadı: On binlerce insan kurşuna dizildi, cezaevleri ve çalışma kampları doldu, muhalifler yıllarca sindirildi. Franco’nun 2. Dünya Savaşı’nın arifesinde Hitler ve Mussolini’nin desteğiyle kurduğu bu diktatörlük, 1975’teki ölümüne dek, yani neredeyse kırk yıl sürdü. “Franco” denince anlatılan tarih budur.
İşte bu yüzden Franco’nun ruhunu çağırarak tarafsız örnek verilmez…
Çünkü o benzetmeyi ayakta tutan şey, tam da Franco’nun bütün bunlar olmasıdır. “Bir kişinin üzerine kurulu rejim, o kişi gidince biter” cümlesinin bütün gücü, seçilen örneğin kendi ülkesinde iç savaş başlatan bir diktatör olmasından gelir.
Yıllar boyu İspanya İç Savaşı ve Beşar Esat’ın Suriye’de başlattığı kanlı iç savaş arasındaki paralellikleri yazmış biri olarak şunu söylemeliyim ki, tarih “Franco öldüğü gece İspanya’da her şey bir anda değişti” diyecek kadar da temiz değildir. İspanya’nın demokrasiye geçişi bir geceye değil, yıllara yayılan sabırlı bir sürece dayanır.
Seçimle gelmiş bir lideri, ona ne kadar itirazınız olursa olsun, böyle kanlı bir ismi anarak resmetmek, tarafsız bir siyaset gözlemi değildir. Ertuğrul Özkök gibi geçmişte çok daha kötü şeyler söylemiş ve yapmış birinin bugün söyleme hakkını savunurken söylediğinin çok ağır bir tarihsel ölçüsüzlük taşıdığı gerçeğini dile getirdiğim için beni de kendimle çelişmekle suçlayan ve eleştirenler olabilir. Ama bu ikisi pekâlâ yan yana durabilir ve doğru olan bence budur. Özkök’ün geçmişte yazdıklarını ve yaptıklarını unutup ağzını açmadığı günlerde devlet salonlarında ağırlayıp, ağzını açtığında soruşturma başlatmak değil…
Peki bu dersi kim veriyor…
Belki de asıl mesele burada. Günümüz Türkiye’sini Franco rejimiyle eş tutup otoriterlik teşhisini koyan o akıl, 2008’de “411 el kaosa kalktı” manşetini atan Hürriyet’in genel yayın yönetmeniydi.
O manşet, üniversitelerdeki başörtüsü yasağını kaldıran anayasa değişikliği Meclis’ten geçtiğinde atılmış ve bir özgürlük adımını, Türk siyaset hayatına dehşet ve unutulmaz biçimde etki ederek “kaos” diye yaftalanmıştı. Yani bugün demokrasi ve rejim dersi veren ağzın sahibi, düne kadar bir başka özgürlüğü “kaos” diye manşete taşıyan elin de sahibi…
Türkiye’de “kaos”, Suriye’de “şüphe payı”…
Aynı bakış açısı, çok değil o manşetten 5-10 yıl sonra, Beşar Esad’ın kendi diktatörlüğü için kan gölüne çevirdiği Suriye söz konusu olduğunda ilginç bir esneklik kazanıyordu Özkök’ün köşe yazılarında. 2017’de Han Şeyhun’da onlarca sivilin öldüğü kimyasal saldırının ardından aynı kalem, “Sırf Esad söyledi diye görmezden mi geleceğiz?” diye sorabildi ve Suriye rejiminin katliam inkârına komşu Türkiye’de alan açtı. Hatta saldırıya tanıklık eden ‘Beyaz Miğferler’i “El Kaide yanlıları” olarak tanıttı. Oysa o saldırıyı sonradan OPCW-BM ortak soruşturması Suriye rejimine bağladı.
Türkiye’de bir genç kızın başörtüsüne ve eşit vatandaşlık hakkına olan tahammülsüzlük, Orta Doğu’da seküler bir diktatör olarak resmedilen Beşar Esad rejiminin kimyasal saldırı inkârına alan açan bir “şüphe payına” dönüşebiliyordu Özkök’ün zihninde. Otoriterliği tartan terazi, onun bütün Arap baharı ve Suriye iç savaşı yazılarında nedense hep aynı yöne eğiliyordu. Orta Doğu’nun General Franco’yu aratmayan eli kanlı diktatörlerini hep benzer cümlelerle “şüphe” şefkatiyle sarıp sarmaladı Hürriyet’teki köşesinde Özkök.
…
O yüzden iki şeyi birden iç rahatlığıyla söyleyebiliriz hiç çelişmeden: Özkök gibi konuştuğunda büyük zararlar üretebilen birinin dahi konuşma hakkı olmalı ama kendisinin “diktatör demeden diktatör deme” kurnazlığı sonuna kadar eleştirilip, gerçek diktatörleri aklayan geçmişi ve temel hak ve özgürlüklere karşı attığı hünerli manşetleriyle ortaya koyduğu tezat ısrarla hatırlatılmalıdır. Özkök gibi usta bir kalem bile tarihi bu kadar kolay eğip bükerken, en azından kendi geçmişini bu kadar rahat atlamamalıdır.
Öyle ya, insan yaşadığı ülkeyi otoriterlikle ölçmeden önce kendi terazisini düzeltmek zorunda değil midir? Bugüne kadar Özkök’ün kendi geçmişine dair bir özeleştiri yaptığına şahit olan var mı aramızda? Yoksa Özkökgiller için mesele gerçekte otoriterlik falan değil de yalnızca hangi tarafın kazandığından ibaret midir?




