Hasta Adam Avrupa
Bir zamanlar Osmanlı’ya “hasta adam” diyen Avrupa, bugün kendi hastalığıyla yüzleşiyor. Uzun süre refahını, demokrasisini ve dünyadaki üstünlüğünü kalıcı sandı. Krizleri başkalarının yaşadığı, reçeteleri kendisinin yazdığı bir düzene alıştı. Şimdi ise Fransa’nın sokaklarında yükselen öfke, kıtanın özenle koruduğu bu özgüvenin altındaki çatlakları görünür kılıyor.
Fransa’da lise kapılarında başlayan itirazlara üniversiteliler, öğretmenler ve veliler de katılıyor. Eğitimdeki yetersizlikler etrafında doğan hareket, yönetimle toplum arasındaki güven krizini görünür kılıyor. Hükümet bazı okullarda eylemlerin gerilediğini açıklasa da sendikaların destek çağrıları, meselenin okul duvarlarını çoktan aştığını gösteriyor.
Üstelik tartışmanın merkezine artık polis şiddeti yerleşmiş durumda. Fransa Adalet Bakanlığı’nın 5 Ekim bilançosuna göre 5.060 kişi gözaltına alındı; bunların yüzde 87’si reşit değil. Ağır yaralanmalar, avukatların kötü muamele anlatımları ve polis hakkında açılan soruşturmalar, Avrupa’nın insan hakları söylemini kendi sokaklarında sınava sokuyor. Kamu düzenini koruma sorumluluğu, orantısız gücün mazereti olamaz. Gençlerinin itirazını yalnızca güvenlik meselesi olarak gören bir yönetim, çözmesi gereken krizi derinleştirir.
Avrupa’nın asıl hastalığı, kendisini sorgulamadan dünyaya yön verebileceğini sanması
Huzursuzluk Fransa’yla sınırlı kalmıyor. Almanya’da gençler zorunlu askerlik ve mecburi askerlik muayenelerine karşı çıkıyor; İspanya’da kalabalıklar erişilemez hâle gelen konutları protesto ediyor. Talepler farklı, gelecek kaygısı ortak: Devletler vatandaşlarından daha fazla fedakârlık isterken onlara nasıl bir hayat vadediyor?
Dışarıdaki dünya ise Avrupa’nın toparlanmasını beklemiyor. Trump’ın gümrük vergisi tehditleri, müttefikliğin ekonomik baskıyı engellemediğini gösteriyor. Çin’in sanayi ve teknoloji rekabeti Avrupa’nın üretim gücünü zorlarken, Ukrayna’dan Orta Doğu’ya uzanan savaşlar enerji güvenliğini ve savunma hesaplarını sarsıyor. Avrupa, kendi geleceğini belirleyen gelişmeler karşısında giderek daha fazla başkalarının kararlarına tepki vermekle yetiniyor.
Bu sıkışmanın gerisinde yaşlanan bir nüfus, yavaşlayan verimlilik ve geciken siyasi kararlar var. AB nüfusunun ortanca yaşı 44,9’a yükselmiş durumda. Fakat bir kıtayı asıl yaşlandıran, takvimden çok yenilenme iradesini kaybetmesi. Avrupa Merkez Bankası’nın eski Başkanı Mario Draghi’nin hazırladığı rapor da tehlikeyi açıkça ortaya koyuyor: Avrupa’nın nüfusu yaşlanıyor, üretimde verimlilik artışı yavaşlıyor, yüksek enerji maliyetleri sanayisini zorluyor. Kıtanın refahını koruması, teknolojiye ve üretime yeniden yatırım yapmasına bağlı. Avrupa’nın önündeki siyasi sınav, bu teşhisi bir raporun sayfalarından çıkarıp somut kararlara dönüştürebilmek.
Avrupa’nın birikimi hâlâ büyük. Ne var ki geçmiş başarılar, bugünün başarısızlıklarına süresiz kredi açmaz. Kendi toplumunu dinlemeyen, savunduğu ilkeleri seçerek uygulayan, dünyadaki ağırlığının kendiliğinden korunacağını sanan bir Avrupa, ekonomik gücüyle birlikte inandırıcılığını da tüketir.
Bu gidişatın en tehlikeli sonucu, toplumsal öfkenin aşırıcı gruplar tarafından sahiplenilmesi olabilir. Yönetilemeyen hayat pahalılığı ve gelecek korkusu, kolaylıkla ırkçılığa ve göçmen düşmanlığına yöneltilebilir. Böylece yönetimlerin çözemediği sorunların faturası, en kolay hedef gösterilen insanlara kesilir.
Avrupa kendisini yenileyemezse, ortak gelecek fikrinin yerini birbirini suçlayan toplumlar ve birbirine kapanan devletler alabilir. Bu süreç, Avrupa Birliği’nin sonunu getirebilecek bir çözülmenin kapısını açar.
Özetle “hasta adam” teşhisi bu kez Avrupa’ya dönüyor. Tedavinin ilk şartı ise hâlâ aynı: Hastalığı kabul etmek.





