Kurban bağışları ve İngiliz atları: Kurişlerin ‘kutsal’ kaldıracı

Okuduğunuz Yazı
Kurban bağışları ve İngiliz atları: Kurişlerin ‘kutsal’ kaldıracı

İçerik

Türkiye Binicilik Federasyonu’nun kayıtlarında 34-2716 sicil numaralı, 1999 doğumlu bir at var. Adı Ascot, sahibi geçen hafta tutuklanan, Süleymancılar adıyla bilinen cemaatin lideri Alihan Kuriş görünüyor. Kayıt 2014 yılına ait… Kuriş cemaatin başına 2016’da geçti.

Basına yansıyan bilgilere göre, kayıtlarda Alihan Kuriş’in kardeşi Hilmi Tuna Kuriş’e ait bir başka at daha var, onun adı da “Cadence d’Emm”.

Ascot, İngiltere’deki meşhur Royal Ascot at yarışlarına ve bu yarışların düzenlendiği kasabaya bir gönderme yapan bir isim. İngiliz at yarışı dünyasında prestij, gelenek ve yüksek sınıf at yarışlarını temsil eden sembolik bir ad yani…

Cadence d’Emm ise Fransızca kökenli bir tamlama… Özetle, “Emm’in Ritmi” veya “Emm’in Temposu” anlamına gelir, buradaki Emm, bir hara, yetiştirici veya çiftlik isminin kısaltması gibi bir izlenim bırakıyor.

Bu iki at için de yarış atı dendi, öyle değiller.

Kumar değil, sınıf meselesi…

At yarışları Türkiye’de Jokey Kulübü’nün alanıdır. Binicilik Federasyonu ise altı disiplinde çalışır: Engel atlama, at terbiyesi, atlı dayanıklılık, üç günlük yarışma, atlı jimnastik ve pony.

Federasyonun kendi tanımında “yarışma”, lisanslı binicilerin katıldığı organizasyondur. Düz koşu yoktur. Zaten 1999 doğumlu bir at da 2014’te koşuya giremez; on beş yaşındadır.

Burada dikkat çektiğim şey sadece bir ayrıntı düzeltmesi değil.

“Yarış atı” ifadesi kumar çağrışımıyla ahlaki bir suçlama yapıp tartışmayı oraya kilitliyor. Binicilik atı ise bize başka bir şey söylüyor. Bize bir sınıf meselesini anlatıyor.

Süleymancıların tabanı mütevazıdır. Yurtta kalan öğrenci, kursa çocuğunu veren esnaf, kurbanını cemaate emanet eden emekli…

Binicilik bu tabanın hiçbir zaman içine giremediği, içeri alınmadığı bir alandır. Atın bakımı, nalbandı, veterineri, nakli, antrenörü vs… Mesele bir atın fiyatı değil, bakımındaki sürekliliğin maliyetidir.

Bir cemaatin gayet mütevazı tabanı ile o cemaatin sadakat beslediği elit tavanı…

Akla nasıl bir senaryo geldiğini biliyorum ama acele etmeyelim, buradan “Kurban paralarıyla at alındı” cümlesi çıkmaz, en azından ben sonuca bu kadar hızlı atlamam. Bunu belirlemek zaten yargının işi… Biz de sonucu o zaman göreceğiz.

Ama ortada Kurişlere ait görünen devasa bir servetin olduğu da aşikâr… Bununla birlikte MASAK raporunda ailenin taşınmazlarının bir bölümünün miras ve intikal yoluyla edinildiği de yazıyor. Yani aileden ve ailenin ticaretinden gelen bir servet hattı da var ve yok sayılamaz.

Reklama gerek duymayan perakende şirketleri

Ama mesele burada da kapanmıyor.

Soruşturmada adı geçen Kurişlerle bağlantılı 32 şirketin sektör dağılımına bakarak başlayalım: Et ve et mamulleri, kaynak suyu ve meyve suyu, tekstil, ayakkabı, kuyumculuk, hastane, otelcilik, yurt hizmetleri, yayıncılık…

Bir insanın doğumdan ölüme kadarki bütün harcama kalemleri… Etini, ayakkabını, tatilini, ameliyatını, çocuğunun yurdunu aynı ağdan alabileceğiniz bir liste.

Süleymancılar Cemaati ile bildiğimiz en belirgin davranış biçimlerinin başında şu geldiği çokça kez söylendi: Et başta olmak üzere tüm ihtiyaçlarını bu listeden tedarik etmeleri ve başka yerden alışveriş yapmamaları…

Tüccarlar bilir; ticaretin en zor kısmı malı bulmak, getirmek, üretmek değil, onu satacak müşteriyi bulmaktır. Reklam, mağaza, pazarlama, indirim, kampanya… Bir perakendecinin aylık, yıllık bütçesinde bunlar adeta girdi maliyetleriyle yarışır.

Etrafından dolanmayıp direkt söyleyeyim; eğer sadık cemaatinizi sadık müşteri kitleniz yaptıysanız, sizin böyle maliyetleriniz yoktur. Müşteri zaten oradadır.

Oyunu kime vereceğini, ne renk takke giyip ne tip başörtüsü takacağını, nereden alışveriş yapacağını söyleyen cemaat liderinin sözünü dinlemiş ve gelmiştir, hep de gelecektir. O müşteri fiyat karşılaştırması yapmaz, sizden vazgeçmesi de ihtimal dahilinde olamaz…

Süleymancılar cemaati için Türkiye’nin tabanı en geniş dini cemaati deniyor. Sadece Almanya’da aynı geleneğe bağlı çatı kuruluşun yaklaşık üç yüz yerel kuruluşu ve yirmiden fazla öğrenci yurdu var; Hollanda’daki çatı kuruluşa bağlı kırk yedi yerel kuruluş bulunuyor. Türkiye’deki yurt ve kurs ağı bunların hepsinden geniş. Matematiğin kalanını siz yapın…

Tüm bunlara ikinci bir avantaj daha ekleyebilirsiniz: Sermayenin fiyatı… Dernekler ve vakıflar tarafındaki aidat, bağış ve kurban geliri faizsiz, vadesiz, geri ödemesizdir. Köln’de yaptırılan yaklaşık yetmiş milyon euro bütçeli merkezin finansmanının banka kredisi, üye aidatı ve bağıştan karşılanacağı bizzat kurumun kendi duyurusunda yazıyor. Banka kredisiyle büyüyen rakibin karşısında bu, ölçülebilir bir farktır.

Farz edelim ki, dini faaliyetlerle ailenin finansal faaliyetleri mali olarak birbirine hiç ama hiç dokunmadı. Böyle sadık bir müşteri kitlesini, kendini yine kitlenin kendisinden topladığı bağış ve yardımlarla çeviren bir yapı içinde tutmak bile hafife alınmayacak önemdedir. Üzerine bir de yurtta büyümüş, kursta okumuş mezunların hem ucuz hem sadık işgücü havuzunu oluşturmasını ekleyin. İşe alım maliyeti yok, denetim maliyeti düşük, sirkülasyon az…

Ama ya zincir mağazalar…

Ama bir sürü zincir mağaza var ve müşterileri sadece Süleymancılardan ibaret değil diyeceksiniz…

Örneğin Ayakkabı Dünyası… Kendi tanıtımına göre kırktan fazla mağazası ve beş yüzün üzerinde çalışanı var. 2014’te Esas Holding ile ortaklık kurmuş. Ve sonuçta açık pazara satış yapıyor.

Arkadaşlar, şirketler zaten sadece kapalı tabana satış yapıp orada duruyor demiyorum. Kapalı taban asla kaybolmayan, kaybolmayacak çekirdek müşteriyi oluşturuyor. Kurulan imparatorluğun daha ilk günden müşteri sahibi olmasını ve ekonominin en kötü olduğu, işlerin en kötü gittiği günde bile batmamasını sağlıyor.

Bu dikey entegrasyon sayesinde bir cemaat mensubu giyiminden gıdasına, sağlık hizmetinden hac/umre organizasyonuna kadar her ihtiyacını bu ucuz girdilerle üretilmiş “iç markalardan” karşılıyorsa…

böylece bedava sermaye ve düşük maliyetli girdilerle üretilen katma değer, garanti müşteri kanalıyla nakde dönüyorsa…

ve en önemlisi de, içeride dönen bu devasa para asla dışarı kaçmıyorsa, mütevazı tabanın üstünde devasa bir imparatorluğun yükselmesi işten bile değildir.

Lüks araçların birinden iner ötekine binersiniz, at sahibi de olursunuz yat sahibi de ada sahibi de…

Kutsal ve alçakgönüllü sadakatten elit burjuvaziye

Fakat ortada muazzam derecede trajik bir paradoks var: İslam tasavvufunda ve Anadolu dindarlığında bir dini önderden beklenen en temel nitelik zühd, sadelik ve mütevazılıktır.

Anadolu’nun bozkırında bir kurban etini veya yurt aidatını denk getirmek için bütçesini zorlayan, çocuğunu emniyet hissiyle o yurtlara veren muhafazakâr bir aile; tepe yönetimin Kemer Country’deki engel atlama yarışlarında, yüz binlerce euroluk ithal spor atlarının üzerinde sergilediği elit yaşam tarzını nasıl okumalıdır?

Bu durum, sıfır maliyetli, ‘kutsal’ vurgulu emekle beslenen bir yapının, seküler kapitalizme teslimiyetidir.

Yargı süreci devam ediyor; finansal suçlar ve hukuki sorumluluklar mahkeme kararlarıyla tescillenecek. Ancak şu ana kadar ortaya çıkan tabloda kesinleşen net bir durum var: Bu yapıda duygular birer ticari kaldıraca dönüştürülmüş. Dinde sadelik taban için geçerliyken tepedekiler kendi elit cennetlerini inşa etmiş.

Bu tablonun adı, kimse kusura bakmasın ama, cemaat liderliği değil, muhafazakar ambalajlı, feodal bir holding yöneticiliğidir.

Yazı Hakkında ki Düşünceniz?
Çok Beğendim
0%
Beğendim
0%
Orta Karar
0%
Sevmedim
0%
Hiç İyi Değil
0%
Yazar Hakkında
Merve Şebnem ORUÇ