Önce yasaklayıp sonra denetleyemedik diyemezsiniz

Okuduğunuz Yazı
Önce yasaklayıp sonra denetleyemedik diyemezsiniz

İçerik

Çoğu ülkede dini yapılar resmen kayıtlı, vergi statüleri net ve mali raporları kamuoyuna açık. Hepsi tamamen şeffaf demek imkânsız ama devletler bu yapıları kayıtlı alanda tutmak için çaba gösterir, kayıt dışına çıkarmaz. Bizde ise yasaklama politikasının ürettiği tek sonuç, aynı yapıların kayıt dışı şekilde varlığını sürdürmesi olmuştur.

Bu sabah Adana’da Furkan Vakfı’na yönelik yeni bir operasyon düzenlendi. Savcılık, kamuoyunda “Kuytulcular” olarak bilinen yapıya ilişkin 32 şüpheli hakkında soruşturma başlatıldığını duyurdu. Yöneltilen suçlamalar arasında suç örgütü kurma, kara para aklama ve nitelikli dolandırıcılık var.

Benzer bir suçlama listesini, daha geçen hafta başlayan ‘Alihan Kuriş Çıkar Amaçlı Suç Örgütü’ operasyonunda da okumuştuk.

Soruşturma makamları, her iki dosyada da ithamların somut suç iddialarına dayandığını, inanç veya ibadetin soruşturma konusu edilmediğini bilhassa vurguluyor.

Bu vurgu yalnızca inanç özgürlüğüne karşı hassasiyetten değil, aynı zamanda idari bir zorunluluktan… Çünkü hukukun karşısında doğrudan muhatap alabileceği bir “cemaat” tüzel kişiliği zaten mevcut değil. Şüpheli sıfatı alabilen unsurlar yalnızca kişiler, şirketler, dernekler ve vakıf yöneticileri …

Bu yazıda kim suçlu kim suçsuz, bunu tartışmayacağım. Nitekim her iki dosyada da henüz başlangıç aşamasında. Ama bugün, iki gün önce Alihan Kuriş dosyası vesilesiyle kısaca girdiğim konuyu bugün biraz daha genişletmek istiyorum.

Bu tür yapıların finansal büyüklüğü neden ancak resmi bir soruşturma açıldığında görünür hale geliyor?

Parçalar denetlenebiliyor, ‘bütün’ denetlenemiyor

Türk mevzuatında “cemaat” adıyla tanımlanmış hukuki bir varlık yok. Ancak ortada bir araya gelmiş gerçek insanlar, sahip olunmuş binalar ve bağış, kurban bağışı ve benzeri gerekçelerle gerçekleşen ciddi bir para akışı var. İşte tüm bu unsurların bir noktada bir şekilde kayıt altına alınması gerekiyor.

Cemaatler yasal olarak var olamadıkları için tüm bunları kayıt altına alabilmek adına dört temel kalıba başvuruluyor: Dernek, vakıf, şirket kurmak ve kaydı ya bu tüzel kişilerin ya da güven duyulan gerçek kişiler üzerine yapmak…

Bu dört yöntemin her biri kendi kulvarında denetleniyor. Dernekleri Sivil Toplumla İlişkiler Genel Müdürlüğü, vakıfları Vakıflar Genel Müdürlüğü, şirketleri Ticaret Bakanlığı ile Vergi Dairesi denetliyor. Şahısların ise tapu kayıtları, banka hesapları ve vergi beyannameleri izlenebiliyor.

Her şey denetleniyor gibi görünüyor, değil mi? Ama sistemde denetlenemeyen tek bir şey var: Tüm bu parçaların toplamı… Kendi içinde farklı birimlerce denetlenen devasa sistem, tek bir göz tarafından bir ekosistem olarak denetlenemiyor. Ve ancak bütüne bakınca görünebilecek olacak hayati şeyler de görülemiyor.

Yasak yok etmedi, kayıt dışına çıkardı

Bu tablonun arka planında aslında tarihsel bir süreç var. 1925’te kabul edilen 677 sayılı Kanun ile tekkeler ve zaviyeler kapatıldı, şeyhlik ve dervişlik gibi unvanlar kaldırıldı. Kanunun amacı bu yapıları tamamen ortadan kaldırmaktı. Ancak bu yapılar ortadan kalkmadı. Kalkmadıkları gibi kayıt dışı hale geldi.

Osmanlı döneminde bir tarikatın varlık gösterebilmesi için tekke kurması, o tekkenin de vakıf olarak tescil edilmesi gerekiyordu. Şeyhler örneğin, ancak padişah beratıyla göreve başlayabiliyordu. Örneğin Meclis-i Meşâyih tekkeleri tescil ediyor, şeyh atamalarını inceliyor ve vakıf gelirlerini denetliyordu. O dönemin denetiminin asıl gayesi mali şeffaflıktan ziyade tarikatların siyasi kontrolünü sağlamaktı diyebilirsiniz, bu ayrı bir tartışma ama o dönemde de gelirlerin takip edildiği, ortada resmi bir kayıt ve bu kaydı tutan somut bir kurumun olduğu görülüyor. 1925’teki yasakla birlikte yok olan şey aslında tarikatlar, cemaatler değil, işte bu kayıt mekanizması oldu.

Bu yapıların yasakla birlikte yok olmasını beklemek aslında yanlıştı. Çünkü insanın olduğu her yerde inanç, inancın olduğu her yerde topluluklar oluşur. Amerika’dan Hindistan’a kadar tüm dünyada dini cemaatler var. Bizimle onlar arasındaki temel fark ise şu: Çoğu ülkede bu yapılar resmen kayıtlı, vergi statüleri net ve mali raporları kamuoyuna açık. Hepsi tamamen şeffaf demek imkânsız ama devletler bu yapıları kayıtlı alanda tutmak için çaba gösterir, kayıt dışına çıkarmaz.

Bizde ise yasaklama politikasının ürettiği tek sonuç, aynı yapıların kayıt dışı şekilde varlığını sürdürmesi olmuştur.

Kanunun görmek istediğinin kurulması yasak

Bu noktada haklı bir itiraz dile getirilebilir: Madem temel sorun bu, o zaman cemaatler tek bir vakıf çatısı altında toplansın, denetlensin ve mesele çözülsün.

Fakat bu da yapılamıyor. Türk Medeni Kanunu’nun 101. maddesi açık: Belli bir ırk veya cemaat mensuplarını desteklemek amacıyla vakıf kurulamaz. Aynı maddenin bir diğer fıkrası ise vakıflarda üyelik sisteminin bulunamayacağını söylüyor. Çatısı gereği vakıf esasında bir insan topluluğu değil, mal topluluğudur.

Dolayısıyla bir vakıf, yapısal olarak cemaatin kendisi olamaz ancak cemaatin mülkünü bünyesinde barındırabilir. Bu doğrultuda, örneğin Furkan Vakfı ile Furkan Hareketi’nin hukuken ayrı yapılar olması bir kurnazlık değil, mevcut kanunun zorunlu kıldığı bir sonuç.

Gayrimüslim cemaat vakıfları da bu duruma emsal teşkil edemiyor çünkü bu vakıfların iki katmanlı bir dayanağı var… Birincisi Lozan Antlaşması gayrimüslim azınlıklara dinî ve hayır kurumları kurma, yönetme ve bunlara sahip olma güvencesi veriyor, yani esas hak orada tanınmış. İkincisi, kategoriyi tanımlayan iç hukuk… Vakıflar Kanunu’na göre cemaat vakfı, kuruluş biçimiyle değil geçmişteki kayıtla belirleniyor: 1936’da beyanname vererek tüzel kişilik kazanmış, mensupları Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan gayrimüslim cemaatlere ait vakıflar. Dolayısıyla bugün bir cemaat, “Biz de cemaat vakfı kuruyoruz” diyerek bu kategoriye giremiyor.

Basitleştirerek anlatırsak, ortada şöyle bir tablo var: Devlet gayrimüslim vatandaşlara tanıdığı bir cemaat olarak tüzel kişilik sahibi olma hakkını Müslümanlara tanımıyor, cemaat adına vakıf kurulmasını yasaklıyor. Haliyle bazı yapılar içindeki bazı kötü niyetli şahıslar da oluşan bu boşluğu ve dini istismar ederek para, güç ve nüfuz sahibi oluyor. Bütünün takibi yapılamadığı halde detaylarda ortaya çıkan bazı şüpheli durumlar sonucu, er ya da geç soruşturma başlatıyor ve gecikmeli olarak büyük resim ortaya çıkarılmaya çalışılıyor.

Yani kanun aslında denetlemek istediği yapının hukuken kurulmasını bizzat kendi engelliyor.

Zorunlu mu ihtiyari mi olmalı

Bu konuda yeni bir düzenleme yapılacaksa, yanıtlanması gereken ilk soru şudur: Tescil zorunlu mu olmalıdır, yoksa isteğe bağlı (ihtiyari) mi? Her iki seçeneğin de kendine özgü sonuçları vardır.

Tescil zorunlu tutulursa hukuki kapsam netleşir ve kayıt dışı kalan her yapı kanun dışı ilan edilmiş olur. Ancak bu durumda, düzenleme yapma gayesiyle yola çıkarken yeni bir yasak mekanizması inşa edilmiş olunur. Tescil isteğe bağlı bırakılırsa özgürlük alanı korunur; fakat denetlenmek istemeyen yapılar sisteme dahil olmayacağı için günümüzdeki tablonun devam etme riski doğabilir.

Makul bir orta yol ise şöyle kurgulanabilir: Tescil işlemi isteğe bağlı bırakılabilir, ancak bağış toplama ve mülk edinme yetkisi doğrudan bu tescile bağlanmalıdır. Yani inanmak serbest ama toplumsal düzeyde finansal kaynak üretmek ise kesinlikle kayıt altına bağlı olmalıdır.

Cemevleri örneği

Önerilen bu yaklaşıma gelen en güçlü itiraz ise şuradan doğmaktadır: Tanıma yetkisi bünyesinde tanımama yetkisini de barındırır. Devlet “Kim dini cemaattir?” sorusuna resmi bir yanıt vermeye başladığı anda, hangi inanç biçiminin meşru olduğuna da karar verme yetkisini üstlenmiş olur.

Devlet bunun tek örneğini 2022 yılında sergiledi. Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kuruldu. Kurumun adında “ibadethane” ifadesi yerine “kültür” sözcüğü tercih edildi. Danışma kurulu seçimle değil, doğrudan atama yöntemiyle belirlendi. Alevi örgütlerinin bir kısmı, bunu bir tanınma, bir hak kazanımı olarak, bir kısmı ise yapıya el koyma girişimi olarak değerlendirdi.

Ancak hepsinden ötesi, kurulan bu başkanlık da benim bahsettiğim mali şeffaflığı sağlayamadı. Nitekim cemevleri de bugün halen dernekler ve vakıflar üzerinden faaliyetlerini sürdürmektedir.

Yani devlet, cemaatleri muhatap alacak yapılar kurgulamayı denemektedir. Fakat bugüne kadar bunun yolu mali denetim odaklı değil, temsil odaklı kurgulamalarda aranmıştır. Bu da bugün karşımızda olan tabloyu çözememiştir.

Ölçülemeyen büyüklük tehlikelidir

Türkiye bu belirsizliğin bedelini geçmişte ağır bir biçimde ödedi. FETÖ’nün en az kırk yıllık süreçte ne kadar büyük bir güce ulaştığını ancak o yapı darbe yapmaya kalktıktan sonra dağıtıldığında görebildik. Bunun bir nedeni de sanki 1925’te gelen yasaktan rahatsızmış gibi davranıp aslında oluşan bu boşluğu çıkarına kullananlar oldu. Çünkü bu yasak, kimsenin resmin bütününe bakamamasını, toplam rakamları görememesini sağladı.

Buna, FETÖ, orduya, emniyete, bürokrasiye sızmış bir yapıydı, bunu mali tablolarla bulamazdık diye eleştirenler olabilir ama şu bir gerçek: Paranın izini takip eden her şeyi ve herkesi bulur.

Çözüm için önerilebilecek model son derece yalındır: Cemaatler tescilli birer tüzel kişilik haline gelmeli, tüm gelirler tek bir ana kasada toplanmalı, alt birimler olan dernek, vakıf ve şirketler tek bir konsolide bilançoda görülebilmeli, belirli bir finansal büyüklüğün üzerindeki yapılar bağımsız denetimden geçerek raporlarını kamuoyuna açıkça sunmalıdır.

Böyle bir düzenlemede kimsenin inancı sorgulanmaz, ibadetleri denetlenmez, itikadı tartışmaya açılmaz. Çünkü aslında yanıtı aranan tek bir soru var: Bu denli büyük paraların toplanmasına, harcanmasına ve yönlendirilmesine cemaatlerde kim ya da kimler nasıl karar veriyor?

Bir yapının ne denli büyüdüğünü ancak FETÖ gibi sonu geldiğinde kavrayabiliyorsak sizce de çok geç kalmış olmuyor muyuz?

Merve Şebnem Oruç

Yazı Hakkında ki Düşünceniz?
Çok Beğendim
0%
Beğendim
0%
Orta Karar
0%
Sevmedim
0%
Hiç İyi Değil
0%
Yazar Hakkında
Merve Şebnem ORUÇ