Tek kutuplu dünyanın son perdesi
Dünya, güç dengeleri ve değerler sisteminin sarsıldığı köklü bir değişim süreci yaşıyor. Alışıldık güç dengeleri sarsılırken, değerler sistemi de ciddi bir sınavdan geçiyor. Avrupa’nın yaşadığı kırılma ise bölgesel değil, sistemsel bir krize işaret ediyor.
İşte tam da bu kırılmanın odağında, cevap bekleyen sorular beliriyor.
Avrupa merkezli dünya doktrini neden çöküyor? Son yüz yılda insan hakları ve özgürlükler söylemini dünyaya sunan Avrupa, bugün neden bu ölçekte bir krizle karşı karşıya? Görünen o ki artık yeni fikir üretemiyor; güvenlik, refah ve istikrar kurgusunda adil ve ikna edici çözümler ortaya koyamıyor. Dahası, kendi güvenliği dâhil pek çok alanda Anglosakson ve Siyonist ortaklığın dayatmalarına karşı koymakta zorlanıyor.
Gazze bu açıdan ağır bir sınav oldu. Avrupa, sürecin başında âdeta “üç maymunu” oynadı. Ancak toplumlar ve halklar seslerini yükseltmeye başlayınca önce bu tepkileri bastırmaya yöneldi, ardından bunun sürdürülemez olduğunu görerek söylem ve eylem düzeyinde kısmi bir değişime gitme ihtiyacı hissetti. İtalya bu dönüşümün dikkat çekici örneklerinden biri. İsrail ile savunma anlaşmasına ilişkin aldığı karar, aslında toplumsal baskıya kayıtsız kalınamayacağını gösteriyor. Avrupa’daki seçim dinamikleri siyasetin rengini ve yönünü belirlerken, İtalya Başbakanı Meloni’nin de yaklaşan seçimler öncesinde bu denklemin farkında olduğu açık. Seçmen, İsrail’in sert politikaları karşısında sessiz kalan siyasetçileri sorguluyor ve cezalandırma eğilimi gösteriyor.
Bugün Avrupa, hem İsrail ile ilişkileri hem de Gazze’deki gelişmeler karşısındaki tutumu nedeniyle ciddi bir sorgulamayla karşı karşıya. İnsan hakları söyleminin öncüsü olarak kendini konumlandıran bir yapının, bu ölçekteki bir krizi durdurma kapasitesine sahip olmadığının ortaya çıkması, güvenilirliğini derinden sarsıyor. Öte yandan, kendi güvenliği dahi tartışmalı hâle gelen bir Avrupa’nın dünyaya nasıl bir gelecek perspektifi sunabileceği sorusu da giderek daha fazla önem kazanıyor…
ABD-İsrail ittifakı ise mevcut küresel düzenle ilgili birçok ezberi sorgulatıyor. ABD Başkanı Trump her ne kadar doğrudan savaş yanlısı bir profil çizmese de, onu bu yönde baskılayan güç dengelerinin varlığı dikkati çekiyor. Bu durum, ABD’de siyasi kararların ne ölçüde tek bir aktör tarafından alınabildiği sorusunu gündeme getiriyor. Yıllardır tartışılan lobi etkileri, güç merkezleri ve hatta geçmişteki kritik olaylar yeniden sorgulanmaya açık hâle geliyor…
Bütün bu gelişmeler yaşanırken Avrupa’nın kendini nasıl ve nerede konumlandıracağı belirsizliğini koruyor. Henüz net bir rota ortaya koyamamış bir Avrupa’nın, hangi başarı hikâyesi üzerinden dünyaya yeni bir yol haritası sunmaya çalıştığı da ayrı bir tartışma konusu. Kendi içinde yeniden şekillenen, tarihsel olarak savaşlar ve krizlerle yoğrulmuş bir kıtanın, bugün neden güçlü ve kapsayıcı bir vizyon ortaya koyamadığı sorgulanmalı.
Bu noktada asıl mesele, geri kalan dünyanın nasıl bir gelecek tasavvuru geliştireceğidir. Yeni dünya düzeninin kodları, eski dünyanın krizleri sona ermeden netleşmeyecek gibi görünüyor. Avrupa çözüm üretmekte zorlanırken, ABD’nin tek kutuplu güç konumunun da zayıfladığı bir döneme giriyoruz. Bu yeni dengede, kimlerin umut üretebileceği ve yeni ittifakları şekillendirebileceği belirleyici olacak.
Türkiye ise bu tabloda giderek daha fazla dikkati çeken bir aktör hâline geliyor. Etki alanı, tarihsel bağları ve çözüm üretme kapasitesi dikkate alındığında, cazibe merkezine dönüşme potansiyeli taşıyor. Ancak bu potansiyelin somut bir güce dönüşmesi için etki ve ilgi coğrafyasının doğru okunması gerekiyor. Afrika’dan Türkistan’a, Orta Doğu’dan Balkanlar’a kadar geniş bir coğrafyada; yönetim modelleri, insan hakları, refah düzeyi ve toplumsal dinamikler dikkatle ele alınmalı…
Avrupa’yı bir arada tutan ortak değerler sisteminin temelinde refah ve özgürlükler bulunuyordu. Eğer yeni dünya düzeninde söz sahibi olunmak isteniyorsa, benzer şekilde uzun vadeli, kapsayıcı ve adil bir vizyon ortaya koymak kaçınılmazdır. Aksi hâlde, eski dünyanın krizleri içinde yönünü kaybeden bir küresel düzenin parçası olmaktan öteye geçmek mümkün olmayacaktır.




