Netanyahu’nun Yeni Hedefi Türkiye mi? Abu Dabi’den Flydubai Krizine Uzanan Hat
Binyamin Netanyahu’nun Birleşik Arap Emirlikleri’ne yaptığı dikkat çekici ziyaretin hemen ardından Hakan Fidan’ın Abu Dabi’ye gitmesi, ardından Netanyahu’nun “düşmanlarımızın seçimlerden önce saldırabileceğine dair emareler var” açıklaması ve son olarak Dubai–Tel Aviv uçağında yaşanan olağanüstü olay…Bunların birbirine bağlı olduğuna dair kanıt yok. Ancak son günlerdeki gelişmeler birlikte okunduğunda daha geniş bir tablo ortaya çıkıyor: İsrail’in güvenlik söyleminde Türkiye giderek daha açık biçimde hedefe yerleştirilirken, Körfez ülkeleri Ankara ile Tel Aviv arasında giderek daha kritik bir rekabet alanına dönüşüyor.
Orta Doğu’da bazen birkaç gün, aylardır şekillenen jeopolitik değişimi görünür hâle getirmeye yeter.
24 Eylül’de Binyamin Netanyahu, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu kürsüsünden Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı doğrudan hedef aldı; Türkiye’yi Hamas liderlerine ev sahipliği yapmakla suçladı ve Ankara’ya yönelik son derece sert ifadeler kullandı. Bu çıkış yalnızca Gazze savaşı üzerinden yürüyen Türkiye–İsrail polemiğinin devamı değildi. Netanyahu konuşmasında Türkiye’yi çok daha geniş bir bölgesel tehdit anlatısının içine yerleştirdi.
Üç gün sonra Netanyahu Abu Dabi’deydi.
İsrail Başbakanlığına göre 27 Eylül’de gerçekleşen ziyaret, BAE Devlet Başkanı Şeyh Muhammed bin Zayed’in daveti üzerine yapıldı. Netanyahu’ya Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı, Mossad Başkanı ve askerî sekreteri gibi güvenlik mekanizmasının en önemli isimleri eşlik etti. BAE görüşmenin ikili ilişkiler ve bölgesel meseleler üzerinde yoğunlaştığını açıklarken Reuters’a konuşan üç üst düzey İsrailli yetkili, altı saat süren temasların merkezinde İran’ın bulunduğunu söyledi.
Ertesi gün, 28 Eylül’de, bu kez Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan Abu Dabi’deydi.
Fidan yalnızca BAE Devlet Başkanı Muhammed bin Zayed ile değil, Devlet Başkan Yardımcısı Mansur bin Zayed ve ülkenin güvenlik mimarisinde son derece önemli bir konuma sahip Ulusal Güvenlik Danışmanı Tahnun bin Zayed ile de görüştü. Türk tarafı görüşmelerin ikili ilişkilerin yanı sıra bölgesel gelişmeler ve “bölgesel dayanışmanın güçlendirilmesi” üzerinde yoğunlaştığını açıkladı. Ziyaretin Netanyahu’nun temaslarına tepki olarak düzenlendiğine dair herhangi bir kanıt yok; nitekim Ankara ziyaret programını 27 Eylül’de duyurmuştu. Fakat iki ülkenin güvenlik ve dış politika temsilcilerinin 24 saat arayla aynı başkentte bulunması, Abu Dabi’nin bölgedeki yeni denge siyasetindeki yerini göstermesi bakımından dikkat çekiciydi.
Ardından İsrail’den gelen mesajlar daha da sertleşti.
29 Eylül’de Netanyahu, Tel Nof Hava Üssü’nden yaptığı açıklamada, “Seçimler öncesinde düşmanlarımızın bize saldırmaya çalışacağına dair emareler var” dedi ve ekledi: “Bizimle uğraşmayın. Ne şimdi ne de gelecekte. Uzun kolumuz size her yerde ve her zaman ulaşır.” Netanyahu herhangi bir ülkenin veya örgütün adını vermedi. İsrail muhalefet lideri Yair Lapid ise bu açıklamanın ardından güvenlik brifingi talep ederek tehditlerin seçim kampanyasının parçası hâline getirilmemesi gerektiğini savundu.
Bir gün sonra ise bölgenin bütün dikkatini Dubai’den Tel Aviv’e giden Flydubai FZ1073 seferi çekti.
Türkiye artık İsrail’in yalnızca diplomatik rakibi değil
Bu gelişmelerin içinde Türkiye açısından asıl önemli olan, Flydubai uçağında ne yaşandığından çok daha geniş bir eğilim.
Netanyahu hükümetinin son aylardaki açıklamalarına bakıldığında, Türkiye artık yalnızca İsrail’in Gazze politikasını eleştiren ülkelerden biri olarak sunulmuyor. Ankara giderek İsrail’in güvenlik, hukuk ve bölgesel nüfuz mücadelesinin doğrudan unsurlarından biri hâline getiriliyor.
Bunun en açık örneklerinden biri 27 Eylül’de i24NEWS tarafından yayımlanan haber oldu. Habere göre Netanyahu, Erdoğan hakkında Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne götürülmesi düşünülen bir dosyanın hazırlanması için hükümetler arası bir ekibe ve Uluslararası Hukuk Dairesine talimat verdi. Haberde dosyanın Kürtler ve Hamas’a yönelik iddialar üzerinde yoğunlaşacağı, ancak İsrailli kaynakların asıl amacının doğrudan dava açmaktan ziyade Ankara üzerinde “caydırıcı” bir baskı oluşturmak olduğunu söylediği aktarıldı. Netanyahu ve İsrail Adalet Bakanlığı konu hakkında yorum yapmadı; dolayısıyla ortada şu aşamada açılmış resmî bir UCM davası bulunmuyor.
Bu ayrıntı önemli. Çünkü burada mesele yalnızca Erdoğan ile Netanyahu arasındaki sert söylem değil. İsrail tarafında Türkiye’ye karşı diplomatik, hukuki ve güvenlik araçlarının birlikte kullanılabileceği daha geniş bir baskı mimarisi tartışılıyor.
Nitekim mesele Gazze ile de sınırlı değil.
Reuters, temmuz ayında İsrail yönetiminin Türkiye’ye yeniden F-35 satılması ihtimaline Washington nezdinde karşı çıktığını bildirmişti. Ağustosta ise ABD’nin Suriye sahasında Türkiye ile İsrail arasında istenmeyen bir askerî çatışmayı önlemek amacıyla yeni bir “çatışmasızlık mekanizması” üzerinde çalıştığı ortaya çıktı. ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, bir İsrail saldırısında Türkiye’nin önceden bilgilendirilmediğini ve Türk tarafının askerî karşılık vermeye hazırlanmasının makul olabileceğini açıkça söylemişti.
Dolayısıyla Ankara-Tel Aviv geriliminin temelinde artık yalnızca Filistin meselesi bulunmuyor. Suriye’nin geleceği, Doğu Akdeniz’deki askerî denge, ABD silah sistemlerine erişim, Hamas meselesi ve Körfez ülkelerinin hangi güvenlik mimarisine yaklaşacağı aynı dosyanın farklı parçalarına dönüşüyor.
İşte Netanyahu ile Fidan’ın art arda gerçekleştirdiği BAE ziyaretleri bu nedenle önem kazanıyor.
İsrail, İran tehdidi üzerinden Körfez ülkeleriyle kurduğu güvenlik ilişkisini korumaya çalışıyor. Türkiye ise Körfez başkentleriyle son yıllarda geliştirdiği ilişkilerde farklı bir kavramı öne çıkarıyor: bölgesel sahiplenme. Hakan Fidan’ın ziyareti öncesinde Türk diplomatik kaynakları, dışarıdan müdahalelerin bölgesel sorunları kronikleştirdiği görüşünün Abu Dabi’de vurgulanacağını açıkça belirtmişti.
Bir başka ifadeyle Abu Dabi’de yalnızca iki ayrı diplomatik ziyaret gerçekleşmedi. Aynı zamanda Orta Doğu’nun gelecekteki güvenlik düzenine ilişkin iki farklı yaklaşımın izleri görüldü.
Ve tam da bu atmosferde Flydubai olayı yaşandı.
30 Eylül’de Dubai’den Tel Aviv’e giden uçakta kokpitte son derece ciddi bir şiddet olayı meydana geldi. Netanyahu ve İsrailli yetkililere göre yardımcı pilot, kaptanı bıçakladı ve uçağı düşürmeye çalıştı; yolcular ve uçakta bulunan diğer pilotların müdahalesiyle şüpheli etkisiz hâle getirildi ve uçak Suudi Arabistan’ın Tebük kentinde güvenli biçimde indirildi. Uçuş takip verileri uçağın çok kısa sürede yaklaşık 14 bin feet irtifa kaybettiğini gösterdi. Şüpheli, Suudi makamları tarafından gözaltına alındı.
Ancak burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekiyor: olayın nedeni ve şüphelinin motivasyonu henüz kesinleşmiş değil. İsrail makamları terör ihtimalini araştırıyor ve Netanyahu olayı uçağı düşürme girişimi olarak tanımlıyor; Flydubai ise soruşturma sonuçlanmadan spekülasyon yapılmaması gerektiğini belirtiyor.
Türkiye ile olay arasında herhangi bir bağlantı olduğuna dair de şu ana kadar hiçbir kanıt bulunmuyor. Fakat olayın siyasi etkisi, saldırganın motivasyonundan daha geniş olabilir.
Çünkü Netanyahu’nun yalnızca bir gün önce “düşmanların saldırı hazırlığında olduğu” yönündeki açıklamasının ardından yaşanan böyle bir güvenlik krizi, İsrail’de zaten giderek genişleyen tehdit söylemini güçlendirebilir. Savunma Bakanı Israel Katz’ın yine 29 Eylül’de “yurt dışındaki Hamas liderlerinin de hedefte olduğunu” açıklaması da bu bağlamda dikkat çekiyor. Netanyahu yönetiminin Türkiye’yi Hamas liderlerine ev sahipliği yapmakla suçladığı düşünüldüğünde, bu iki söylemin Ankara açısından yakından takip edilmesi gerekiyor.
İsrail’in Türkiye’ye yönelik mücadelesi doğrudan askerî bir çatışmadan ziyade şimdilik algı, hukuk, diplomasi, savunma ilişkileri ve bölgesel ittifaklar üzerinden yürüyen çok katmanlı bir rekabet görüntüsü veriyor. Netanyahu’nun BM kürsüsündeki sözleri, Erdoğan hakkında hazırlandığı bildirilen UCM dosyası, Türkiye’nin F-35 programına dönüşüne yönelik İsrail itirazları ve Suriye sahasında giderek yaklaşan iki ülkenin askerî nüfuz alanları aynı yönde işaretler veriyor.
Belki de bundan sonra izlenmesi gereken yer Tel Aviv veya Ankara’dan çok Körfez başkentleri olacak.
BAE bir taraftan 2020 İbrahim Anlaşmaları’ndan bu yana İsrail ile yakın ilişkilerini sürdürüyor ve Washington’a erişiminde bu ilişkiyi önemli bir kanal olarak kullanıyor. Diğer taraftan BAE Türkiye’nin Körfez’deki en önemli ticaret ortaklarından biri.
Suudi Arabistan ise Flydubai krizinde İsrail’in yolcuları askerî uçaklarla alma talebini kabul etmedi; Riyad hâlâ İsrail ile normalleşmenin Filistin devleti yönünde somut bir süreç gerektirdiğini söylüyor.
Bu tablo, Körfez ülkelerinin İsrail ile Türkiye arasında basit bir tercih yapmak istemediğini gösteriyor. Tam tersine, Washington, Tel Aviv, Ankara ve hatta Tahran arasında mümkün olduğunca geniş bir hareket alanı oluşturmaya çalışıyorlar.
Dolayısıyla bundan sonraki asıl soru Flydubai uçağındaki saldırı girişiminin arkasında kimin bulunduğundan ibaret olmayacak. Daha büyük soru, İsrail’in giderek genişlettiği “düşman ve tehdit” tanımının Türkiye’yi nereye yerleştireceği ve Körfez ülkelerinin bu yeni Türkiye-İsrail rekabetinde hangi sınırı çizeceği olacak.
Çünkü son 72 saatin belki de en önemli mesajı şu: Türkiye-İsrail gerilimi artık iki ülke arasındaki bir diplomatik kriz olmaktan çıkıyor; Suriye’den Körfez’e, Washington’dan Doğu Akdeniz’e uzanan daha geniş bir bölgesel güç mücadelesinin parçalarından biri hâline geliyor.





