Ya tahammül ya sefer
Çocukluğumdan bugüne kadar mahallemizin geleceği, Türkiye’nin geleceği ve dünyadaki Müslümanların geleceği konusunda hep ümitli oldum.
Müslüman umutlu da olmalı. Allah’tan ümit kesilmez.
İbn Haldun’un güzel bir ifadesi vardır: İnsanlığın yarını bugünden daha iyi olacaktır.
Her ne kadar ahir zamanda kevn ve fesat dengesinde fesadın şiddeti artmış olsa da itikadımız gereği kâinat her daim bir oluş hâlindedir. İnsan da bu oluşun içerisinde kendisine düşen sorumluluğu yerine getirmekle mükelleftir.
Hayatımızın büyük bölümünü gençlik hareketleriyle iç içe geçirmiş olmamızdan olsa gerek, ideallerimiz, hayallerimiz ve çabalarımız hep geleceğe dönük old. Gelecek nesillerin nasıl bir dünyada yaşayacağı, nasıl bir Türkiye’ye sahip olacağı ve Müslümanların insanlık içerisindeki yerinin ne olacağı sorularını kendimize hep sorduk.
Bu memlekette çok büyük badireler ve çok büyük travmalar yaşadık.
İnsanlığın karşı karşıya kaldığı en büyük sorunlardan biri, Batı merkezli medeniyet anlayışının ve dünyayı tek bir sisteme göre şekillendirme arzusunun bütün insanlığı zapturapt altına almaya çalışması olmuştur.
Müslümanlar yaklaşık iki yüz yılını Batı sömürge imparatorluğunun tehdidi ve baskısı altında geçirdi. Bugün yeryüzünde yaklaşık 1,5 milyar Müslüman ve onlarca güçlü Müslüman devlet varlığını sürdürüyor. Bu, birinci büyük meydan okumayı atlattığımız anlamına gelir.
Fakat önümüzde yeni meydan okumalar var. Sosyal medya, yapay zekâ, kültürel kuşatma ve Siyonizm tehdidi başta olmak üzere yeni küresel güçler insan zihnini, toplumları ve gelecek tasavvurlarını dönüştürüyor.
Peki geleceğe dair umudumuzu nasıl koruyacağız?
Öncelikle Osmanlı’nın son dönem düşünürlerinin sıkça vurguladığı bir hakikati yeniden hatırlamamız gerekiyor. Sait Halim Paşa’dan Tunuslu Hayreddin Paşa’ya kadar birçok düşünür, özetle şunu söylüyordu: Biz değerler açısından, yani vahiy, sünnet ve temel ahlaki ilkeler bakımından Batı’ya karşı güçlü bir üstünlüğe sahibiz.
Elbette dinin varlığı tek başına yeterli değildir. Bir dinin insanlık hayatında etkili olabilmesi için o dine inanan, onu yaşayan ve onun ahlakını hayatının bütün zerrelerinde hisseden insanların varlığı gerekir.
Türkiye’de Millî Selamet Partisi ile başlayan ve bugün AK Parti’ye kadar devam eden siyasi mücadele, bir yönüyle Türkiye’de din ve vicdan hürriyetinin kapılarını açtı. Bugün Türkiye’de Müslümanların ve muhafazakâr kesimlerin sivil organizasyonlarına baktığınız zaman binlerce büyük vakıf ve dernek, on binlerce sivil toplum kuruluşu görürsünüz.
Milyonlarca insan, iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak, gençler yetiştirmek, aileyi korumak, topluma hizmet etmek ve iyi insanlar yetiştirmek için çaba göstermektedir.
Fakat bütün bunların arkasından daha önemli bir soru geliyor:
Türkiye’nin ve İslam dünyasının geleceğini taşıyacak, yalnızca makam ve mevki aramayan; hayatı bir dava, bir sorumluluk ve bir emanet olarak gören yeni nesiller yetişecek mi?
Çünkü bir toplumun geleceğini yalnızca ekonomik gücü, teknolojisi, ordusu veya devlet kapasitesi belirlemez. Asıl belirleyici olan, o toplumun nasıl insanlar yetiştirdiğidir.
İdealist insan yetiştiremeyen toplumlar, sahip oldukları bütün imkânlara rağmen zamanla savrulurlar.
Biz idealist bir kuşağın insanlarıyız. Hayatımız boyunca her şeyin kolay olduğu zamanlarda değil, zor zamanlarda da bu iddiayı taşıdık. Mahallemizin, Türkiye’nin ve Müslümanların geleceğine dair umudumuzu hiçbir zaman kaybetmedik.
Bugün de bu iddiadan vazgeçmeyeceğiz.
Belki de yeni dönemin en büyük ihtiyacı budur:
Ahlaklı, cesur, bilgili, dünyayı tanıyan ama kendi medeniyetinden kopmayan; teknolojiyi kullanan ama teknoloji tarafından yönetilmeyen, gücü önemseyen ama adaleti güçten üstün tutan; kendi ülkesini seven ama insanlığın tamamına karşı sorumluluk hisseden insanlar varlığı insanlık içinde bir umuttur
Umudumuzu koruyacağız ya tahammül ya sefer demeye devam edeceğiz.





